10 Aralık ve 4 Ekim

06 Ekim 2006

Yalçın YUSUFOĞLU

Tüm dünyada kabul edilen bazı özel günler var, geniş kapsamıyla everensellik taşıyan o günler arasında sanırım en benimsenmiş olanları 1 Mayıs ve 8 Mart, kesin tarihi belli olmamakla birlikte Mayıs’ın 2. pazarı sayılan Anneler Günü gibi. Bizde 1 Eylül kabul edilen “Dünya Barış Günü” başka ülkelerde ya da BM nezdinde başka güne denk düşüyor. Ya da emeğin bayramı ABD’de başka bir günde, annelerin günü Fransa’da başka bir Mayıs pazarında kutlanıyor, ilh.

DOĞAL HAKLAR: İNSAN VE HAYVAN HAKLARI

10 Aralık “Dünya İnsan Hakları Günü” ile 4 Ekim “Dünya Hayvan Hakları Günü” de uluslararası günler olmakla birlikte, geniş yığınların o tarihleri bildiklerini sanmıyorum. 10 Aralık bizim çocukluğumuzda henüz yeni sayılırdı, öğretmenler tarafından derste veya bütün okul öğrencilerinin toplandığı bir salonda anılırdı. Şimdilerde, insan hakları kuruluşları, diğer bazı yurttaş örgütleri ve konuya duyarlı siyasal kesimler 10 Aralık’ta etkinlikler düzenliyorlar, tek tük TV yayınında yasak savma kabilinden şöyle bir değinen çıkıyor.
4 Ekim’e gelince, onu bilip de anan, anımsayan 10 Aralık’tan da az, çok daha az. Denilebilir ki, “İnsan Hakları Günü”nü bilincine hâlâ özel bir gün olarak yerleştirmemiş bir insanlığın “Hayvan Haklarını” özel bir gün halinde yığınsallaştırması elbette beklenemez. Ama sorun da zaten buradadır: Uygarlığın vardığı bilinçlilik düzeyinde İnsan Haklarını benimserken, Hayvan Haklarına aldırmamak, onu bir fantazi gibi görmek, insanı ve doğadaki diğer varlıkları bir bütün olarak kabul etmemek, doğayı kavramamış bir eksikliktir. Bütünlük bilincinin gezegenimizde yaşayan insanların çoğunluğunu kavrayabildiğini söylemek olanaksız, tersine çok azını kapsıyor.

EVRENSEL KARAKTERE EVRENSEL ÖRGÜTLENME

Örneğin, PETA diye uluslararası bir kuruluş var, People For The Ethical Treatment of Animals / Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler Birliği ). PETA kendisini dünyanın en yaygın hayvan hakları örgütlenmesi olduğunu söylüyor, 1 milyon üyesi varmış, 6 milyarda 1 milyon, diğerlerini de sayarsak varsayılım ki, 2 milyon, 300’de 1 kişi. Demek ki, yarıyı geçmek için 1’e karşı daha 150 kişiye ulaşmamız gerekiyor.
Veya kurulmaları 1950’lere dayanan iki ayrı uluslararası hayvanları koruma derneğinin 1981’de birleşmesinden oluşmuş Dünya Hayvanları Koruma Derneği (WSPA) var, WWF var, başka uluslararası örgütlenmeler de var, ama Internet olanağı bulunmasaydı, (üye veya yayın abonesi olanlarımız hariç) onların etkinliklerinden hatta varlıklarından haberimiz olmayacaktı. Fakat, bütün sosyal bilinçlilik süreçleri böyledir. Az sayıda insanla, onların çabalarıyla, parasal katkılarıyla başlar, eğer amaç ve eylem toplumsal bir karakter taşıyorsa, uzun erimde veya daha da uzun bir erimde topluma mal olur. Böyle bir sonuç, başlangıçta öznel gibi gözüken uğraşın gerçekte toplumda nesnel bir zemine sahip bulunmasından ileri gelir. Geniş çoğunluğun o nesnel zemini hemencecik görmesi, içselleştirmesi beklenemez.
Değişik ülkelerde, “Dünya Hepimizin”, ”Hepimiz İçin Bir Dünya” veya “Dünya Yalnız Bizim Değil” ya da “Dünyaya Hep Birlikte Sahibiz” ve benzeri sloganlarla ya da o adı taşıyan bir araya gelişlerle gezegenimizdeki tüm canlıları kucaklamayı önüne koyan bir hareket ve onun çok sayıda uluslararası, ulusal, yerel örgütlenmeleri var. Bu hareket, Yerkürenin en gelişkin yaratığı olmanın avantajlarını aşırı bir yabanlık ve bencillikle kullanan, kendisinin de içinden geldiği, hatta halen de ait bulunduğu faunanın üstüne çıkarak, dünya faunasını ve florasını sadece insana yontan ben merkezciliği reddediyor, topyekûn bir doğa bilinci yaratmaya çalışıyor. Uzun erimde böyle bir bilinçliliğin insanlığı kucaklamasını öngörüyor.

SEVGİ VE BİLİNÇ

Bu bilinçlilik, alışageldiğimiz “hayvan sevgisi”nin ötesinde bir şey. Çünkü, hayvan sevgisi insanların büyük çoğunluğunda zaten bulunuyor. Evimizdeki kediyi, köpeği sevmek, ya da bir kış günü sokakta büzülüp kalmış aç hayvancığa acımak, onu doyurup, ısıtmak çok yaygın bir hayvan sevgisidir. Ama, sonuç olarak, hayvan sevgimiz fotoğraflara, televizyon belgesellerine bakmaktan ya da –eğer varsa– evdeki köpekten, kediden, tavşancıktan ileri gitmiyor. [ Nitekim, beslediğimiz bu tür hayvanlara en iyi sözcüğü İngilizce dili bulmuş, onlara “pet” demiş, mastar olarak “to pet: okşamak” demek. ] Hayvanları sevmek evde okşadığımız hayvanları sevmekten fazla bir şey. İsmet Hoca (Sungurbey), sabahın erken saatlerinde kalkıp, sokak sokak dolaşıp, bir kısmını her gün gide gele tanıdığı, ama bir kısmını da hiç tanımadığı, görmediği, bir daha görmeyeceği kedilere yiyecek verirdi. Ya da, kendisine her gün süt veren “Sarı Gız”ı da sahibi elbette sever, veya onları toplayıp otlatmaya götüren sığırtmacın sürüdeki hayvanları sevmediği söylenemez, tersine hepsinin huyunu suyunu bilir, çoğuna isim bile takar, tuz yalatırken başlarını okşar, onlarla konuşur. Ama hayvan sevgisi bunlarla sınırlı değil… Daha önemlisi, konu, sevgi konusu da değil, sevgi duygu dünyamıza ait bir fenomen, doğayı bir bütün olarak kavramak ise bir akıl sorunu. Ancak öyle bir bilinçlilik sayesinde “dünyada 860 milyon insan aç yatarken, hayvan hakları da nereden çıktı?” demeyiz, çünkü biliriz ki, Güney’in 860 milyon insanın aç kalmasının bir nedeni Kuzey’in –mesela- 860 milyon insanının aşırı derece et yemesi, süte, süt ürünlerine bağımlı olması ve o hayvanları yetiştirmek için yem diye habire tahıl tüketmesidir, Güney’in insanının “ekmeğine” el koymasıdır…
Doğanın kirletilmesi ve tahrip edilmesi ne denli doğadan değil toplumdan geliyorsa, doğanın bir parçası olan hayvanları insan çıkarlarına bağlı görmek de toplumsaldır, dağayla ilgisi yoktur.

TSUNAMİ SONRASI HAYVANLARA NE OLDU?

Bir çoğumuzu şaşırtacak uç bir örnek vermek istiyorum: 2004 Aralık ayında Tsunami güneydoğu Asya sahillerini vurduğunda, biliyor musunuz ki, uluslararası hayvan kuruluşları, felaket sırasında ölmemiş hayvanları bulup kurtarmaya koşmuştu. “Yok artık, bu kadarı da fazla, onca insan hayatını kaybederken, o züppeler gidip hayvan mı kurtarmışlar?” diyenlerin toplumda hayli fazla olacağına eminim, fakat insanları kurtarıp onlara barınak ve yiyecek sağlarken, hayvanları yok saymanın, ölüme terketmenin züppelik, fantazistlik kabul edilmeyeceği, kınanmayacağı, tersine ayıplanacağı bir Yerküre’yi de özlemek, istemek –hayvan sevgisinden çok — topyekûn bir “doğa bilinciyle” açıklansa gerek… Tabii ki, yolun çok başındayız, ama yolun uzunluğu o yolda yürüyenleri yıldırmıyor. Çünkü, hiç bir toplum statik değil, insan bilinci değişiyor, gelişiyor, daha önemlisi yeni kuşaklar yetişiyor. Çoğu kez toplumda hep aynı insanlar bakiymiş gibi yanılıyoruz, oysa biz gidiyoruz, yerimizi başkaları alıyor. Bizim taşımadığımız bir doğa bilincini, yerimizi alanlar, veya onlardan sonra gelenler, yahut daha sonra gelecekler niçin taşımasınlar? Demografik olarak bir kuşak eskiden 25 yıl sayılırdı, şimdi genç nüfuslu toplumlarda, 20 yıl kabul edilir oldu. Vurguladığımız uluslararası hareketlerin mensupları, işte bu nedenle, o bilinçliliği yaymaya çocuktan başlamayı başa koyuyorlar, bu alanda çeşitli etkinlikler düzenliyorlar. Çocuklara yönelik programların yanısıra, öğretmenlere ulaşmaya özel çaba gösteriyorlar. [ Konumuzu doğrudan ilgilendirmese bile söylemekte yarar var: o kuruluşların hemen hepsi etkinliklerini yürütürken “devletten” para almadıklarını, çünkü talep etmediklerini övüne övüne söylüyorlar, çünkü bizim “sivil toplum örgütü” dediklerimize onlar daha net bir terimle “Devlet Dışı Örgütler” (NGO) diyorlar.]

DÜNYA YALNIZ BİZİM DEĞİL

Hayvanı sahiplenmek ve onun haklarını korumak yolunda Birgün Gazetesi’ndeki “Dünya Yalnız Bizim Değil (DYBD)” sayfasının ve aynı adla kurulan platformun kısa zamanda katettiği mesafeye, başarıya ve aldığı çok olumlu tepkiye baktığımızda girişimin bir heves ya da deneme olmadığı anlaşılıyor. Ama 10 Aralık ile 4 Ekim’i birbirinden ayırmama bilincini, çocuklardan, gençlerden, öğretmenlerden ve duyarlılık gösteren herkesten başlayarak kitleselleştirmek için hiç bir karşılık beklemeden, zaman, emek ve para harcayarak uğraş verenler de var. Onların çalışması kuşaktan kuşağa genişleyerek gidecek ve bugünkünden farklı bir doğa-insan-hayvan bilincinin yığınsallaştığı günlere ulaşılacak. Eğer insanlık o zamana kadar kendi kendisini –ve kendisiyle birlikte doğayı da—yok etmezse tabii…

( Dünya Yalnız Bizim Değil sayfası, Birgün gazetesi, 7 Ekim 2006 )