ABD kendine düşman istiyor
EVRİM ALTUĞ
Aralarında sanat tarihçi, eleştirmen ve yazar John Berger ile, meslektaşı ve aktivist Arundhati Roy’un yanı sıra ünlü Britanyalı müzisyenler Brian Eno ile Leon Rosselson’un da yer aldığı sanatçı vt aydınlar, İsrail’in Filistin’e yönelik süreciden politikası ve şiddet eylemlerinden hareketle, bu ülkeye gidilmemesi ve herhangi bir kültürel aktiviteye katılınmaması yönünde ortak boykot çağrısında bulundu.
İlk olarak 15 Aralık günlü The Guardian gazetesi kültür - sanat sayfasında yer alan haberde, içlerinde sinemacı Sophie Fiennes, Elia Suleiman ve Haim Bresheeth ile, belgesel sinemacı Jenny Morgan, şarkıcı Re-em Kelani ve AhdafSoueifile, ünlü yazar Eduardo Galeano’nun da yer aldığı sanatçı ve aydınlar, bu girişimi Filistinli sanatçı ve aydınların ağustos ayında dünyaya aktardıkları İsrail’i boykot çağrısına bir destek re dayanışma hamlesi olarak sunma kararı aldı. Bilindiği gibi Altın Palmiye ödüllü ünlü İngiliz sinemacı Ken Loach da, söz konusu dayanışma boykotuna desteğini ağustos ayı sonunda beyan etmişti. Tam adı “İsrail’i Akademik vt Kültürel Boykot için Filistin Kampanyası” olan girişim, lüiüiü.pacbi.org adlı siteden de takip edilerek, iletişim kurulabiliyor. Yazar ve sanat eleştirmeni John Berger, bu boykot çağrısını öncelikli tutmak üzere, hayatı, dünyaya re sanata bakışı ile, edebiyat çalışmaları üzerine BirGün’e özel bir röportaj verdi. Bugün, ilk bölümünü dün yayınladığımız John Berger röportajının ikinci bölümünü BirGün okurlarıyla paylaşıyoruz…
■ Yakın zaman önce Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer bulunan Türkiyeli romancı Orhan Pamuk’u da bu boykot listesinde görmeyi arzular mıydınız ?
John Berger: İmzalamak isterse, elbette.
■ Sanırım yaşamınızı halen Fransa’da, taşrada sürdürüyorsunuz…
John Berger: Evet, şehir dışında, Alplerde yaşıyorum. Yaklaşık 35 yıldır orada yaşıyorum.
■ Fransa’nın azınlıklara yönelik resmi politikalarını nasıl yorumluyorsunuz? Örneğin son dönemde resmen ortaya konan ‘Ermeni soykırımı’ inkâr yasası üzerine Türkiye ve Fransa arasında yaşanan diplomatik krize ilişkin bir fikriniz var mı ?
John Berger: Sözgelimi türban meselesinden mi söz ediyorsunuz?
■ Soruyu sorma nedenlerimden biri bu… Türban meselesi. Öteki ucu ise, ’soykırım’ meselesi ve Türkiye hakkında…
John Berger: Tamam. Bütün türban meselesinin, temsilcileri tarafından inanılmaz ölçüde yanlış sunulduğunu düşünüyorum; hiçbir şey anlamıyorlar!
Türbanın anlamı konusunda en ufak bir mefhumları yok; hiçbir şey anlamıyorlar. Bunun bir tehdit olduğu kavramı, bunun uyum sağlamamanın dinsel işareti olduğu kavramı… Bütün bu argümanlar tepeden tırnağa yanlış. Tamam. Başka bir şekilde de açıklamaya çalışayım: Fransa’daki Eğitim geleneği kökenleri itibarıyla gayet idealist bir gelenektir ki, tartışılması gerekir. Yani, bu kadar karmaşık bir meseleyi telefonda konuşmak çok zor. Size bu konudaki tavrımın ne olduğunu söyledim. Ve şahsen türbanın yasaklanmasına tümüyle karşıyım. Bunun, birçok Batı ülkesinde son derece güçlü olan İslamofobiyle de alakası var; bütün dünya nüfusunun ‘Yeni Dünya Ekonomisi’nin uranlığı altında yaşamasıyla… Buradan yola çıkarsak, şu söylenebilir:
Sovyetler Birliği ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra ABD’de yeni şer mihveri, yeni düşman çabucak İslâm haline geldi. Bunun bir nedenini bence şu: Birçok sebepten dolayı egemen Amerikan kültürünün bir düşmana ihtiyacı var… Bu bütün Amerikalılar için geçerli değil elbet. Hükümetten, onların düşünce kuruluşlarından, ordusundan, (hepsi olmasa da) medyanın büyük bölümünden söz ediyorum…
Ve burada son derece ilginç bir şey var: Uzman değilim, fakat okuduklarım itibariyle, üç tek tanrılı dinin, yani İslam, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin kökenleri itibarıyla, sınırsız açgözlülüğün tehlikeleri üzerine kafa yoran tek din İslâm’dı. Başından beri haklı olduğu bir noktaydı bu. Zenginlerin, yoksulları tümüyle görmezden gelen açgözlülüğü… Hıristiyanlığa, özellikle Yeni Ahit’e baktığınızda da buna dair referanslar bulabilirsiniz.. Fakat İslam’da olduğu kadar derin, etkili değildir. Velhasıl bugünkü dünyaya baktığınızda şunu görüyorsunuz:
Ekonomik düzeni ve yönetim biçimi büyük oranda mutlak derecede sınırsız bir açgözlülüğe dayanan bir dünya bu. Onların dünyaya bakışına göre, tek değer karı artırmaya devam etmek olduğu için, buna eşdeğer başka hiçbir değer tanımadıkları için, bu konuda erken kapitalizmi bile solladıkları için bugün böyle bir manzarayla karşı karşıyayız, yani loiresel birleşik finans kapitalizmi…
Gerçek şu ki gerçekten tek büyük örgüdü muhalefet İslâm’dan geliyor. Bunu bana önemli ve ilginç gelen nedenleri var:
İslam, işe sınırsız açgözlülüğün tehlikesine dair uyarılarla başlayan bir din; ve bu açgözlülükten yarar sağlamayanların bağışlandığı…
Fakat size bu söylediklerim tamamen şahsi bir yargı. Ve genellikle söylenmeyen bir şey… Yani bana öyle geliyor. Küresel kapitalizmin açgözlülüğünden söz ediyorum. Dünyadaki yegâne - üstün süper güç ABD ve bütün bir küresel kapitalizmle çok yakından bağlantılı. Ve sadece İslâm dünyasına değil, bütün dünyaya dayatmaya çalıştıkları şeyin bu olduğunu biliyoruz… Kârları mümkün olduğunca artırmak dışında umurlarında olan hiçbir şey yok. Ve yoksulla zengin arasındaki uçurum giderek artıyor; zenginler azalıyor, yoksullar çoğalıyor. Benim söz ettiğim fenomen bu. Etrafa bakıldığında elbette dünya çapında her çeşit grup, toplumsal mücadele mevcut ve buna direniyorlar.
Her yerde direniyorlar, bunun en açık örneği de Latin Amerika. Haliyle bu vaziyette, bu yeni ti-ranlık üzerine, yeni ekonomik dünya düzeni üzerine kafa yorarken, onların zihninde İslamofobi var: İslam ‘potansiyel ve gerçek düşman’. Bu gayet basit bir gerçek.
■ Yahudilik hakkında ne söylemek istersiniz? Potansiyel bir tehlike söz konusu mu? Biliyorsunuz geçenlerde Tahran’da Holokost üzerine bir konferans yapıldı ve İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedınecad ile İsrail devletine dahi karşı çıkan bazı radikal Yahudiler, bir araya geldi… Bu minvalde bakıldığında, akademik ve kültürel boykotunuz, İsrail devletine veya İsrail ulus - devletine karşı bir girişim mi?
Hayır, bu kampanya İsrail Hükümeti’nin 1947′den, bilhassa da 1967′den beri Filistin’e karşı yürüttüğü politikalara yönelik bir protesto. Elbette Yahudilerin veya Yahudi düşünürlerin kınanması değil, elbette ki değil. Aralarında tarih boyunca toplumsal adalet konusunda gerçekten çok önemli düşünürler oldu…
■ Sezebildiğim kadarıyla, bu durumla ilgili soru işaretleri yaratan bir başka çeşit basınç var: Faşizm bugünün bazı büyük davranış biçimlerinde veya yapılarında hâlâ yaşıyor mu? Faşizm fenomenin bugünün neoliberalizmi dahilinde ‘medeni’ hale geldiğini söyleyebilir miyiz?
John Berger: Modern 20. yüzyıl faşizminin özelliklerinden biri, tarihte görülmemiş ölçüde vahim, en barbarca, insanlık dışı ve korkunç şeyler yapması. Bunlara dair kararları alıp planları yapanlar, bürolarında basitçe oturan insanlardı, insanlığa karşı işledikleri suçları kağıt üzerinde ör-gütlediler. Bu insanlara ‘Masa Başı Katiller’ diyebiliriz. Çünkü bu insanlar hiç kan görmüyorlar, öldürülenleri görmüyorlar, işkenceyi, korkuyu, hiçbir şeyi görmüyorlar, fakat birer katiller. Bu 20. yüzyılın nispeten yakın dönem fenomeni. Ve sonra evlerine gittiklerinde Mozardarını dinliyorlar vs. Bu masa başı katiller, kapitalizmde beyaz yakalılar, bürokratlar olarak iş görüyorlar; yok birbirlerinden farkları. Fakat aynı zamanda bu çokuluslulara basitçe ‘faşist’ demek de pek iyi bir fikir değil, zira bana göre bugün bu kelimeleri büyük isabetle kullanmak çok ama çok önemli. Ve bu çokuluslular arasında birçok fark da var, sözgelimi Almanya’da SS veya Nazi partisi gibi…
Ve bilhassa yazarların, kelimeleri yerli yerinde kullanmak konusunda çok dikkadi olmaları gerekiyor, çünkü aksi takdirde kelimeler anlamlarını yitirmeye başlıyor, aynı ‘demokrasi’ kelimesi gibi. Herkes bugün ondan söz ediyor ve sözgelimi Irak’ta bütün suçlar demokrasi adına işleniyor. Veya Filistin’de demokratik bir seçim yapıldığında, İsrail hükümeti derhal (ABD’nin de desteğiyle) yeni seçilmiş insanları, vekilleri ve bakanları tutuklayıveriyor. İsrail şu an ABD’nin 51. eyaleti. Fakat aynı zamanda İsrail’de, bunlara tümüyle karşı çıkan son derece önemli ve cesur bir azınlık da var.
John Berger kimdir?
JOHN Berger 1926′da Londra’da doğdu. İngilizce yazan en etkili sanat eleştirmenlerinden biri olan Berger, ayrıca senaryo yazarı, romancı ve belgesel yazarı olarak da tanınıyor. Metis Yayınları yazarın klasikleşmiş yapıtı Görme Biçimleri’nin (1986) yanı sıra, Picas-so’nun Başarısı ve Başarısızlığı (1988), Düğüne (1997), Alain Tanner ile birlikte yazdığı 2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus (1997), Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar (1999), Fotokopiler (1999), Kral (2001) ve Buluştuğumuz Yer Burası (2006) adlı kitaplarıyla, özellikle görsellik üzerine denemelerini bir araya getiren O Ana Adanmış (1988) adlı seçkisini yayımlamıştır.
BERGER RÖPORTAJINDA YARIN
► John Berger ve Türkiye arasındaki özel bağın ardındaki gerekçeler ne?
► Yazarın üzerinde çalışmaya devam ettiği son kitabı, hangi soruna dair?
► Bir sanat yapıtını değerli kılan asıl şey onun etiketi mi, etkileri mi ?
(Sürecek.)