Bizi rahat bırakamaz mısınız?


EVRİM ALTUğ


Aralarında sanat tarihçi, eleştirmen ve yazar John Berger ile, meslektaşı ve aktiuist Arundhati Roy’un yanı sıra ünlü Britanyah müzisyenler Brian Eno ile Leon Rosselson’un da yer aldığı sanatçı ve aydınlar, İsrail’in Filistin’e yönelik süreciden politikası ve şiddet eylemlerinden hareketle, bu ülkeye gidilmemesi ve herhangi bir kültürel aktiuiteye katıhnmaması yönünde ortak boykot çağrısında bulundu.


Bilindiği gibi Altın Palmiye ödüllü ünlü İngiliz sinemacı Ken Loach da, söz konusu dayanışma boykotuna desteğini ağustos ayı sonunda beyan etmişti. Tam adı “İsrail’i Akademik ve Kültürel Boykot için Kampanya” olan girişimi, ujuuu.pacbi.org adlı siteden de takip edilerek iletişim kurulabiliyor.


Yazar ve sanat eleştirmeni John Berger, bu boykot çağrısını öncelikli tutmak üzere, hayatı, dünyaya ve sanata bakışı ile, edebiyat çalışmaları üzerine BirGün’e özel bir röportaj uerdi. Bugün, son iki gündür sürdürdüğümüz John Berger röportajının Jınal’ bölümünü yayımlıyoruz. Berger, röportajının son bölümünde ’sanat eseri’nin değerinden, Türkiye ile ilgili jikirlerine ve son edebi çalışmasına uzanan, bir dizi konuda görüşlerini açıklıyor.■ Bir memleket ne zaman sosyal ve jeo-politik olarak ‘dara düşse’, orada ne zaman bir haksızlık, iç savaş ve çatışma zuhur etse, garip biçimde Batı’da, o ülke veya ülkelerin sanatçıları, aydınları, fikir ve sanat adamları rağbet görmeye başlıyor. Sembolik ve maddi yönden zenginleşiyorlar. Verilen edebiyat, sinema, plastik sanatlar ve müzik ödüllerinde rastlanan bu manzaraya yaklaşımınızı merak ediyorum. Verilen bu onur payeleri, ödüller size ne düşündürüyor? John Berger: Bana burada muazzam, muazzam bir çelişki var gibi görünüyor. Ortada bir sanat yapıtı olduğunda (çağdaş veya eski) bir bakıma onun ‘işlevi’, diğer bir deyişle ‘ne yaptığı’ ve sözüm ona ‘değeri’ (diyelim ki kaç para olduğu) he-saplanamaz. Bu çok çok basit, zira ortada bir sanat yapıtı vardır, birileri ona bakar, onu okur, onun içinden geçer ve bunun sonucunda içlerinde bazı küçük şeyler değişir. Ve içlerinde küçük de olsa bazı şeyler değişmişse, o zaman hayatı nasıl anladıkları, hayatlarındaki öncelikler ve nasıl davrandıkları da azar azar değişecek demektir… Bunun nedeni sanat yapıtının yaşattığı deneyimdir. Ve bir insanın davranışındaki küçücük bir değişim, diğer insanları da edciler… Mevzu bahis sanat yapıtını da görmeyenleri bile. Ve bu yüzden sanat yapıtının etkisini asla hesaplayamazsınız. Onu sayılara indirgeyemezsiniz… Sanat yapıtı bir ‘best-seller’m kaç nüsha satıldığından menkûl sayısal mantığa itaat etmez. Ayı zamanda egemen bir kültürde yaşıyoruz, ben buna artık ‘tiranlık’ diyorum ve bu kültürde her şey maliyete ve paraya indirgeniyor… Bu sadece adaletsiz değil, saçma da…■ Materyalist bir dünya… John Berger: Evet, ama tam olarak bu değil. Zira biliyorsunuz, kelime anlamıyla materyalist dünya, yüzeyi ve doğayı ifade eder veya etrafımızdaki her şeyi. Bu maddi dünyada mucize üstüne mucize yaşanır ki birçok Türkiyeli şair de bununla ilgili yazmıştır. Benim sözünü ettiğim maddi dünya başka, zira aslında üzerinde konuştuğumuz soyut bir dünya, fınans ve paranın dünyası. Ve elbette sözünü ettiğim bu kültür, insanın içindekini külliyen reddediyor, bu yüzden de devam edemez… Bugünlerde umuduyum. Dahası, ne kadar güçlü olursa olsun, bu dünyaya karşı her yerde direniş, yeni tür bir direniş var. Zira bu yeni tiranlık çağında, tiran siyasetçiler, kendi güçlerinden, kendi plastik bakışlarından, bunlarla yüzleşmediklerin-den ve üzerinde konuşmadıklarından dolayı çok sabit kelimeler kullanıyorlar ve aslında bu kelimelerin hiçbir anlamı yok. O yüzden de biz direnişten söz ettiğimizde, direniş artık toplulukların bir meselesi olmaktan çıkıyor veya genel anlamda siyasi partilerin… Elbette istisnalar yok değil.■ Yani sanat yapıtı değerini insanlardan veya ruhlardan alıyor, banka hesaplarından ve sembolik pazarlardan değil…


John Berger: Sanat değerini, insanların genel anlamda hayatı, özelde de kendi hayatlarını hissetmesine yardımcı olmasından alır… Evet, diyebilirim ki benim sanata bakışım Nâzım Hikmet’e, bu konuda yazdıklarına çok yakın…■ Bütün bu minvalde, duruşunuz ve tavrınız itibarıyla, sanat üzerine yaptığınız bunca çalışmadan sonra, sanat ve sanat eleştirisine karşı sorumluluğunuzu nasıl tarif edersiniz?


John Berger: Birincisi, biliyorsunuz, insanlar bana sanat eleştirmeni diyorlar, fakat bu aslında doğru değil. Yani bu yaşta artık değilim: Çok uzun zaman önce, belki 50 yıl önce, 1950′lerde yani bir sanat eleştirmeniydim. Bir gazeteye haftalık yazı yazıyordum, bilirsiniz, sergiler vesaire üzerine… Fakat o zamandan beri sanat eleştirmeni değilim; yazılarımda bazen sanattan söz ediyorum, fakat bu kendimi sanat eleştirmeni olarak görmüyorum… Kendimi bir yazar olarak düşündüğüm de ise, hikâye anlatıcısı olarak nitelenmeyi tercih ederim…Öyleyse sanat olaylarını veya yapıdarını, bir nevi, çıktığınız seyahaderin hikâye anlatıcısı olarak tecrübe ediyorsunuz…


John Berger: Evet evet, fakat hayatım boyunca veya 25 yıldır ortaya koyduğum yapıtlara baktığınızda veya göz gezdirdiğinizde (bununla ilgili uzun bir liste yapmak istemiyorum), çoğunlukla dağlı köylüler hakkında yazdığımı görürsünüz. AİDS ve ona yakalananlar hakkında yazdım. Her şeyini kaybeden ve sokakta yaşayan insanlar hakkında yazdım… Ve şu an siyasi mahkûm olan bir erkeğe yıllarca yazan bir kadın hakkında bir kitap yazıyorum, kitap kadının mektuplarından oluşuyor…■ Fakat son kitabınızdaki kadının kökeni veya ülkesini, nereli olduğunu bilmiyoruz öyle değil mi? John Berger: Ülkeyi bilmiyoruz, fakat birçok ülke olabilir. Yani birçok ülke hatıra gelebilir. Filistinli olabilir pekala, Türkiyeli olabilir veya Meksikalı… Zira böyle bir şey birçok ülkede yaşanabilir. Onu belli bir yere koymak istemiyorum.Öyleyse gelecek kitabınız acı ve umutsuzlukla ilgili olacak…


John Berger: Umutsuzluk? Sadece umutsuzla ilgili değil, umuda da ilgili. Meksikalı yazar Eduar-do Galeano’nun güzel bir lafı var, tek cümleyle şunu diyor: “Umudumuz yok, umudu saklıyoruz.” Daha ziyade böyle bir şey… (Şey, şunu da söyleyeyim, bu bir gazete röportajı ve bunları koymak zorunda değilsiniz. Fakat bu kadar uzun konuşmamın nedeni, ki normalde pek yapmam, ülkenizle, Türkiye’yle çok özel bir bağım olmasından kaynaklanıyor)■ Peki Türkiye ile kurduğunuz bu bağ nedir? John Berger: Cevaplaması çok zor, zira nasıl olduğunu bilirsiniz, birini neden sevdiğinizi tam


olarak açıklayamazsınız. Nedenlerini sayamazsınız. Bir şeyler vardır ve çok fazla genellersiniz. Fakat Türkiye kültürünün bana hissettirdiği çok güçlü şeyler var, belli bir insani yaklaşım var. Çok özel, çok belirgin bir şey. Ve bu şefkat ve mizahı da içeriyor… Ve mistisizmdeki yapıya karşı çıkmıyor, tam tersine. Ve bu belki, sahip olduğumuz bu yapıların bilgisine dair bir şeyden kaynaklanıyor. Belki de ortak olduğumuz en önemli ilk şey. Ve büyük bir şiirle alakası var, çok özel insanların aracılık yaptığı bir şey… Bunu çok derinden hissedebiliyorum, insanlarla dolu bir odada, bir sokakta, herkesin şiirler okuması gibi…■ Bu sözlerden sonra Türk kültüründeki ‘Divan Edebiyatı’ fenomenini hatırlamamak elde değil… John Berger: Evet evet evet, elbette. Kesinlikle! Evet. Sanırım birbirimizi anlıyoruz.■ Sizinle bunları konuştuğumuz sırada, mevcut kaos ve şiddet dalgasından ötürü Gazze’deki okulların kapatıldığını öğreniyorum…


John Berger: Gazze bugün kapalı atış poligonu gibi. Okullar kapatıldı, çok kötü, fakat neredeyse hiç elektrik yok, hiç sağlık hizmeti yok, hiçbir şey hiçbir şey yok. Üstüne üstlük Hamas ile El Fetih arasında son derece trajik bir çatışma yaşanıyor… Filistin’i özellikle Irak’taki durumla birleştirebiliriz. Çünkü bir topluluğu veya onun devletini sistematik olarak yıkarsanız, altyapısını ve üstyapısını yerle bir ederseniz, belli bir süre sonra toplum rakip gruplara bölünür, neredeyse kabilesel bir durum ortaya çıkar. Bu tarihin basit bir kuralıdır, hep böyle olur. Yani onlar Filistinli veya Iraklı olduğu için bunlar yaşanmıyor.


Peki ne yapılabilir? Hamas’ın kazandığı bir seçim var ortada. Sırf kazandıkları için Hamas liderlerinin çoğu hapiste, sürülmüş, öldürülmüş veya hapsedilmiş durumda. İkincisi bazı Arap ülkeleri dışında kimse onlarla müzakereye veya görüşmeye hazır değil. ABD destekli İsrail, bizzat ABD, son olarak Britanya ve Avrupa’nın geri kalanı, para yardımlarını keserek Hamas’ı cezalandırabileceklerine inanıyor. Fakat aslında hiçbir şey yapmadıklarını, sessiz kaldıklarını, her zaman sus pus olduklarını biliyorlar. Çözüme yönelik atılması gereken ilk adımlar, demokratik yoldan seçilmiş bir partiyle, bir çoğunluk partisiyle oturup konuşmak. Bunun en anlama geldiğini biliyor musunuz? Demokrasinin ilk prensibidir bu; ama gelin görün ki, Ortadoğu’daki mevcut kaosun bütünü, demokrasi adına yaratıldı.■ Batı hükümetlerinin, ‘demokrasi’ olgusunu Doğu üzerinde platonik bir hayal, bir tudoı gibi kullandığı seziliyor. Ve, bu umutsuz ve imkânsız bir tutkuya dönüşüyor. Çünkü Batı’dan kaynaklanıyor… Tıpkı Türkiye’nin AB hayali gibi… John Berger: Evet elbette, bu doğru. (Gülüyor.) Mesele bu. Zira bütün bunları yaparken demokrasi umurlarında bile değil, ikiyüzlüler, amaçları çıkarlarını korumak, bilhassa da petrolle ilgili. Peki ya bizim halkımız, insanlarımız? İkiyüzlü değiller, ama inanılmaz ölçüde cahiller. Güya demokrasi götürmek istediğimiz ülkelerdeki insanların neler yaşadığı ve bunun ne anlama geldiği konusunda en ufak bir fikirleri yok. İnanılmaz derecede cahiller. Belki çok küçük gruplar, hikayeciler veya yazarlar, bazen bu cahilliği azaltmak için bir şeyler yazmaya çalışıyorlar. Filistin’de gördüğüm bir duvar yazısını şimdi sizin için burada anmama izin verin: “Filistin’i istila eden biz değiliz. Holo-kost’u yapan biz değiliz. Ermenileri öldüren biz değiliz, n Eylül’ü gerçekleştiren biz değiliz. İslam Devrimi’ni yapan biz değiliz. Atom bombasını icat eden biz değiliz. Pamuk Prenses’i zehirleyen biz değiliz. Bizi biraz olsun rahat bırakır mısınız?” Bu kelimeler, Beyrut’tan gelen birine ait.