İşkencenin önlenmesi ve İstanbul Protokolü
DOÇ. DR. BURHANETTİN KAYA
Türkiye’de en çok değişen şeylerden biri “gündem”. Ağızlarda dolaşan ve sihirli anlamlar yüklenen bir terim. Bir kavram çok kullanılınca gerçek anlamını yitiriyor, ama varlığını değil. İşkence kavramı da olur olmadık yerde kullanıldıkça “gündem” gibi anlamını yitiren, başka anlamlar yüklenme riski barındıran bir “sözcük”. Şimdi diyeceksiniz ki gündemi değiştirmenin ne gereği var. Nerden çıktı işkence konusu? Zihinlerimiz bir zamanlar terimlerin içini boşaltıp olduğundan farklı anlamlar yükleyerek albeni kazanmaya çalışan sosyal-liberal sentezle meşguldü. “Derviş” kılığında ve “kemaP’e ermiş bir biçimde bir ülkeyi işgale çalışan IMF politikalarını masaya yatırmak-tansa methiyeler düzmekle uğraşılıyor, solun içi boşaltılmış bazı kavramlarına sığınarak kapitalizmin restorasyonunu sağlamaya çalışan yeni ekonomi politikalara emekçi sınıfları kurban etmenin ince planları yapılıyordu. Daha sonra gündemi çığırtkanları ve pazarlamacılarıyla “savaş” aldı. Tüm etik-insani değerleri yabancılaşmanın rasyonellerine tutsak eden bir tüccar politikasının insanlığı yavaşça ölüme götüren girişimleri gündemi oluşturdu. Şimdi ise cumhurbaşkanlığı seçimleri, Avrupa Birliği yolunda pazarlanan değerler, ayıbı neyin örteceği tartışmalarıyla süren yeni bir gündem var. Asıl gündem ise muhalif basın dışında hiç konuşulmuyor neredeyse. İşkence, tecrit, Maraş olaylarının yıldönümüyle anılarımızda yeniden canlanan Türkiye’nin travmaları, yoksulluk, sağlık politikaları, eğitim politikaları, şiddet vesaire. İşte böyle bir noktada işkenceden söz etmek, gündemin bir ucunu bu yana doğru çekmekte bir tavır. Çünkü hayatı teslim alan tüm travmaların bir görünümü, bir temsili işkence.
ÖNLEME Mİ, TEŞVİK Mİ?
İşkence sürüyor. Hekimler işkencenin izlerini saptadıkça işkenceciler iz bırakmayan işkence yöntemleri geliştirerek sürdürüyorlar işkenceyi. İnsan hakları savunucuları işkence uygulayanların işlerini zorlaştırdıkça işkenceciler de onların işlerini zorlaştırmaya çalışıyorlar. Bu diyalektik “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi için El Kılavuzu” olarak adlandırılan İstanbul Protokolu’nun geliştirilmesinin en önemli öncüllerinden biri kanımca. Ülkelerin birçok işkence karşıtı sözleşme imzalamasına karşın, işkence tüm dünyada giderek artıyor. Bu sözleşmeleri imzalayan ülke sayısı arttıkça işkence uygulayan ya da işkence uyguladığı saptanan ülke sayısı da giderek artıyor.
Uluslararası Af Örgütü’nün 1993 yılı verileri, sistemli işkence uygulanan ülke sayısının 111 olduğunu gösteriyor. 2006 yılı itibariyle elimizde net veriler yok ama genel kanı bu sayının daha da arttığı yönünde. İşkence karşıtı birtakım girişimlerin ve yasal düzenlemelerin yapılmaya çalışılması da aslında halen sürdüğünün göstergesi. Varlığını sürdüren bir şey ancak karşıtını üretme potansiyelini içinde barındırır. Ne oluyor da işkenceyi ortadan kaldırmaya yönelik birçok girişim olurken, ülkeler bu belgelere imza atma yarışına girerken, tam tersi sonuçlar ortaya çıkıyor? Bu sorunun yanıtı, bu çabaların, yalnızca bir belge olarak kaldıkça, yaşama geçirilmedikçe, hukuki ve cezai düzenlemeler üzerinde etkili kılınmadıkça önleyici olmaktan çok teşvik edici olduğudur.
İSTANBUL PROTOKOLU’NUN KISA TARİHİ
Canlılarda işkence izlerinin saptanması için bir işkence muayene protokolü fikrinin gelişmesine öncülük eden en önemli şey “Minnesota Protokolü” olarak bilinen “Yasadışı Yargısız İnfazlarla İlgili Birleşmiş Milletler (BM) Otopsi Protokolü “dür. 1980 yılında geliştirilen bu belge işkence sonucu yaşamını yitiren kişilerde işkence izlerini saptamak, işkenceyi kanıtlamak için geliştirilen çok önemli bir BM belgesiydi. Ölülerde kullanılan bir protokolün benzerinin canlılar için de geliştirilmesi gerekliliği düşüncesi, bu konudaki son toplantının İstanbul’da yapılması nedeniyle “İstanbul Protokolü” ne dönüştü. Bir kılavuz geliştirme düşüncesi 1996 yılında TTB tarafından düzenlenen “İnsan Hakları ve Tıp Mesleği” konulu bir toplantıda sonrasında ortaya çıkmıştı.
Minnesota Protokolü örnek alınarak yapılan çalışma grubu toplantıları ve iki yıllık çalışma sonrasında oluşturulan taslak metinler Türk Tabipleri Birliği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Adli Tıp Uzmanları Derneği başta olmak üzere Türkiye ve birçok ülkedeki insan hakları örgütlerinin, meslek gruplarının katılımıyla tamamlandı. Dünyanın 15 ülkesi, 4o’ı aşkın insan hakları örgütü temsilcileri ile yapılan toplantılarla taslaklar olgunlaştırıldı. Yapılan tüm toplantılarda son halini alan, Türkiye’nin imzalamadığı İstanbul Protokolü 1999 yılında Birleşmiş Milletler tarafından onaylanarak bir BM metni niteliği kazandı. İngilizce ve başka birçok dile çevrilerek tüm dünyaya dağıtıldı.
İSTANBUL PROTOKOLU’NUN AMACI
Bu kılavuzun temel amacı işkence ve kötü muamelenin etkin bir biçimde araştırılması ve belgelendirilmesi için uluslararası nitelikte bir standart oluşturmaktır. Aynı zamanda devletlerin bireyleri işkence ve kötü muameleden daha etkin bir biçimde koruyabilmelerini, suçluların eylemlerinden ötürü sorumlu tutulabilmelerini sağlama amacını da taşımaktadır. Bunun yanında işkencenin araştırılması, saptanması ve belgelendirilmesi için devletlerin uyması gereken “minimum” standartları oluşturmaktadır. Her ne kadar bu protokol öncelikle devletler için yazıldıysa da işkencenin araştırılması ve kanıtlanması ile ilgili böyle bir belgenin varlığı insan hakları örgütlerinin önemli bir hukuki ve tıbbi kanıt aracına sahip olmalarına da olanak vermektedir. İronik biçimde söylersek, işkencecilere ancak protokolün sınırları içinde işkence yapmak ya da protokolün saptayama-yacağı işkence yöntemleri geliştirmek zorunda bıraktığını söyleyebiliriz. Bu anlamda hem işkenceyi tanımaya uluslararası nitelikte tıbbi bir dayanak, hem de işkence uygulanma sıklığını azaltan, zorlaştıran ya da önleyen önemli bir belge özelliği kazanmaktadır. İşkencenin yetkin bağımsız bireylerce araştırılabilmesine olanak tanıması, işkence kurbanlarının ve ailelerinin mudak güvenliklerinin sağlanması, işkence mağdurlarının temsilcilerinin duruşmaları izleyebilmesinin olanaklı kılınması, her türlü bilgiye ulaşabilmesine olanak verilmesi, tarafsız soruşturma koşullarını sağlanması, tıbbi değerlendirmede etik standartların sağlanması, gizlilik, vb ilkeleri içermesi bu protokolün önemli noktalarından bazılarıdır.
İşkencenin araştırılması ve belgelendirilmesi ile ilgili uluslararası ilk belge olan “İstanbul Protoko-lü”nün hazırlanması sürecine katılanlar, protokolün işkence konusunda konulan yasaklar ile işkencecilerin sorumlu tutulmaları arasındaki boşluğu dolduracağına inanmaktadırlar. Bu protokolün işkencenin belgelendirilmesinde bir araç olmanın ötesinde, işkence olayları ile karşılaşan hekim ve hukukçuların karar verme süreçlerine etki edecek konularda bilgi ve beceri kazanmalarını sağlayacak bir metin olduğu inancındadırlar. 2007 yılı içinde TİHV’nin öncülüğünde bu protokolün tanıtılması ve edan biçimde kullanılmasına ilişkin çalışmalar yapılacağı belirtilmektedir.
İşkenceye karşı duyarlılığın gelişmesi, işkencenin kaynaklarını öğrenme ve işkenceyi önleyebilmeye yönelik bir duyarlılıkla birleştiği takdirde olanaklı olacaktır. Unutulmamalıdır ki; bir şeyi ortadan kaldırmanın yolu öncelikle onu tanımaktan geçer.