AB’nin de bizim de yolumuz uzun
Uluslararası örgütlerin ve işbirliğinin nasıl geliştiği konusunda çalışan siyaset bilimciler, AB’yi örnek göstererek siyasi boyut arka plana itilip işlevsel ve teknik alanlarda gerçekleştirilecek bir ortaklığın zamanla başka alanlara da sıçrayacağı ve daha derin bir entegrasyona, yakınlaşmaya yol açacağı değerlendirmesini yapıyor
AB’de sosyal devlet, küresel bir perspektifle ve 19. yüzyılı unutmadan değerlendirildiğinde vatandaşlarına sağladığı hizmetleri, bir zamanlar sömürgesi ülkelerle olan ayrıcalıklı ilişkilerine, yine 16. yüzyıldan beri yaşanan kolonyalist uygulamalara ve onların bu ülkelere aktardığı her türden birikime de boçludur
DR. ERHAN DOĞAN
Avrupalılar’ı ortak tehditler, savaş sonrası iktisadi çöküntü, ABD’lilerin aktif desteği ve yardımları bir araya getirdi. Önce 1951′de imzalanan Paris Anlaşması’yla, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) kuruldu. 1950′li yılların başlarında Avrupalı liderler Avrupa Savunma Topluluğu ve Avrupa Politik Topluluğu gibi iki topluluk daha kurma girişiminde bulundu, fakat her iki girişim de başarılı olamadı. Bunun en önemli nedeni, ülkelerin siyaset ve güvenlikle ilgili konularda kaderlerini başka ülkelerle yapacakları anlaşmalara terketmek istememesiydi. Uluslararası örgütlerin ve işbirliğinin nasıl geliştiği konusunda çalışan siyaset bilimciler, siyasi boyut arka plana itilerek işlevsel ve teknik alanlarda gerçekleştirilecek bir ortaklığın zamanla başka alanlara da sıçrayacağı ve daha derin bir entegrasyona, yakınlaşmaya yol açacağı değerlendirmesini yapıyorlar. Bu durumun en önemli örneği olarak ise Avrupa Birliği gösteriliyor.
Günümüzde, başlangıçta öngörülmeyen birçok alanda Avrupalı devletler birbirleriyle entegre olmaya devam ediyor, fakat AB’de gözlediğimiz bu ileri seviyede entegrasyona rağmen birliğin siyasi konularda halen iktisadi konulardaki entegrasyonun çok gerisinde kaldığını söyleyebiliriz.
GENİŞLEME SÜRECİNDE TÜRKİYE
Avrupa Toplulukları kuruldukları günden bugüne hızlı bir değişim geçirdi ve başlangıçta 6 olan üye sayısı bugün 27′ye ulaştı. Birlik kurulduğu günden bugüne hep genişleme mi yoksa entegrasyonun derinleştirilmesi mi öncelikli olmalı sorusunu tartışıyor. Her genişlemeden sonra frene basılıyor ve yeni üyelerin birliğe entegre olması sağlanmaya çalışılıyor. Son genişlemelerle 2004′te Merkezi ve Doğu Avrupalı 10 ülke, 2007′de de Bulgaristan ve Romanya Birliğe tam üye olarak katıldı. Bugün herkes meşhur “genişleme yorgunluğundan söz ediyor, fakat birçok AB uzmanı AB’nin bir yandan genişlerken öte yandan derinleştiğini, yani genişleme olmasaydı birliğin bu kadar derin ve kapsamlı bir entegrasyonu gerçekleştiremeyeceği değerlendirmesini yapıyor.
Bugün AB’nin kapısında bekleyen iki ülke var: Türkiye ve Hırvatistan. Hırvatistan özellikle Avusturya’nın desteği ile bu sürece dahil edildi. Türkiye ise bilindiği gibi 1963 yılından beri birliğe üye olmaya çalışıyor.
AB’NİN SORUNLARI
AB’nin bugünkü meseleleri 1950′li yıllardakinden çok farklı. AB üyesi ülkelerde artık sosyal transferlere önem veren, toplumda yaşayan bireylere eğitim, sağlık, barınma, emeklilik gibi en temel hizmetleri yüksek standartlarda temin etmeye çalışan bir devlet anlayışının çeşitli varyasyonlarla yerleşmiş olduğunu söyleyebiliriz. Sosyal devlet küresel bir perspektifle ve 19. yüzyılı unutmadan değerlendirildiğinde vatandaşlarına sağladığı hizmetleri, bir zamanlar sömürgesi olan ülkelerle olan ayrıcalıklı ilişkilerine, yine 16. yüzyıldan beri yaşanan kolonyalist uygulamalara ve onların bu ülkelere aktardığı her türden birikime de boçludur.
Bugün Avrupa’nın temel sorunu söz konusu sosyal devlet uygulamalarını sürdürebilecek kaynaklara bugün artık sahip olmaması. Avrupa’nın iktisadi alanda bir çok rakibi var ve bu rakipleriyle baş edebilmek için daha esnek ve daha rekabetçi olmak durumunda. Avrupa demokrasileri hukuk devleti olarak bilinir. Bunun anlamı siyasal, sosyal ve iktisadi alanın hukuk metinleri ile düzenlenmesi/re-güle edilmesi yani regülasyondur.
AB başkenti Brüksel’de bugün en çok konuşulan ve eleştirilen konulardan biri bu re-gülasyonlar. AB komisyonu etkili bir Ortak Pazar tesis edebilmek için kurulduğu günden bugüne Topluluk Müktesebatı adı verilen ve binlerce sayfadan oluştuğu söylenen düzenlemeler yaptı. Amaç ülkelerin tek tek düzenlemelerinin yerini alacak ya da ülkelerdeki mevzuatları birbirilerine yaklaştıracak ortak bir alan oluşturulmasıydı. Bu fikir başlangıçta kulağa hoş gelebiliyor, fakat dünya hızla değişiyor ve AB bugünkü epey hantal kabul edilen karar alma yapısı nedeniyle bu düzenlemeleri güncellemekte zorlanıyor.
AB’de bir başka sorun ise “demokrasi açığı” (democracy deficit) olarak adlandırılıyor. Bu sorun AB’nin karar alma yapılarına ve özellikle de komisyon adı verilen, ve AB vatandaşları tarafından seçilmemiş bir kurum olan, AB hükümetinin gücüne referansla tanımlanıyor. Komisyon, birliğin hem yürütme organı hem de birçok konuda birliğin ilerleyeceği istikameti belirleyen, Konsey’e “her zamankinden daha yakın bir birlik” için hangi konularda karar almaya ihtiyaç olduğunu hatırlatan bir organ. Avrupa Vatandaşları Komisyonu sadece kendi ulusal hükümetleri üzerinde denetleme olanağına sahip. Bu da denetimi daha çok ulusal çıkarlar üzerinden kurulan bir araç haline getiriyor. Bu soruna bir çözüm olarak tasarlanan Avrupa Parlamentosu’nun ise üyeleri 1979′dan beri doğrudan Avrupa halklarınca seçiliyor. Avrupa Parlamentosu üyeleri parlamentoda kendi ülkelerini değil, siyasi partilerini temsil ediyor ve Avrupa Parla-mentosu’nda çeşitli siyasal partiler gruplar oluşturmuş durumda. Parlamentoda Hıristiyan Demokratlar ve Sosyal Demokratlar en güçlü iki grubu oluşturuyor. Son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Avrupa karşıtı partilerin de epey oy aldığını ve ironik bir biçimde Avrupa Parlamentosu çatısı altında Bağımsız/Demokrasi adıyla grup oluşturduğunu anımsatmakta yarar var.
Avrupa Parlamentosu kurulduğu günden bu yana giderek artan bir biçimde etkisini AB içinde hissettiriyor. Komisyonu ve onun yıllık bütçesini onaylıyor. Gelişen ortak karar prosedürü aracılığıyla karar süreçlerindeki rolü giderek artıyor. Bütçe, parlamentoların en etkili oldukları ve gerçekten yönetimi denetledikleri, belirledikleri bir alan. AP de bütçeyi onaylıyor fakat AP’nin Ortak Tarım Politika-sı’na dair (ki bu Birlik Bütçesi’nin yüzde 44′ünü oluşturuyordu 2005 yılında) bütçesi Parlamento’nun yetki alanı dışında bırakılmış durumda.
Parlamento, katılım sürecinde de önemli bir yetkiye sahip. Aday ülkelerin üyelikleri AP tarafından onaylanmak zorunda. Anımsanacağı gibi Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği Anlaşması’nı da parlamento onaylamıştı. Bu onay hakkı parlamentoya birliğin genişleme politikaları üzerinde büyük bir etki etme olanağı sağlıyor. Bu etki aracılığıyla Parlamento, üyeliklerin onaylanması, Komisyona güvenoyu ve güvensizlik oyu verebilmesi ve ortak karar süreci vasıtasıyla, Komisyon, aday ülkeler ve Konsey tarafından muhatap alınıyor ve AB’nin karmaşık pazarlık süreçlerine dahil oluyor. Böylece demokrasi açığı sorunu aşılmaya çalışılıyor.
AB’NİN ORTAK TARIM POLİTİKASI
Birlik bütçesinin yüzde 44′ü Ortak Tarım Politikası (OTP) adı verilen ve birliğin üye ülkelerdeki tarımı desteklediği politikalardan oluşan bir alanda harcanıyor. OTP, tarım sektörünün gümrük duvarlarının yükseltilmesi suretiyle korunması; fiyatların fazlaca düştüğü durumlarda destekleme alımı yapılması; ve bazı ürünleri üreten çiftçilere sübvansiyon sağlanması biçiminde işliyor. Özellikle Fransa Birlik tarım politikalarından bugüne dek en çok faydalanmış ülkelerden birisi ve sonuçları Fransız sosyal ve iktisadi yapısını doğrudan etkileyeceğinden OTP’de radikal değişimlere izin vermiyor. Birlik içindeki sanayiye dayalı ekonomisi olan ve tarım alanındaki istihdamı görece düşük ülkeler ise OTP’nin bu haliyle sürdürülmesine karşılar. Özellikle İngiltere karşı grupta ve verimsiz Fransız çiftçilerini sübvanse etmek istemediğini açıkça belirtiyor. Sonuçta bu politika yavaşta olsa bir değişim sürecinin içinde ve OTP daha rasyonel hale getirilmeye çalışılıyor. Türkiye, AB’ye üye olduğunda OTP değişmiş olacak ve AB’nin Türkiye’nin çiftçilerini destekleme alımları ile finanse etmeye niyeti yok. O nedenle IMF’in tarım sektöründe gerçekleştirilmesini istediği reformları AB yetkilileri olumlu karşıladılar. Oysa AB ülkelerinde halen tarım yoğun bir biçimde destekleniyor ve değişiklikler olsa da desteklenmeye devam edecek.
ORTAK DIŞ POLİTİKA VE GÜVENLİK
Avrupa Birliği ortak bir dış politika ve güvenlik politikası geliştirme konusunda oldukça istekli. Birlik anlaşmaları bunun için Konseye, Yüksek Temsilci’ye ve sınırlı da olsa Ko-misyon’a bazı görevler vermiştir. Fakat Birlik Irak savaşında da görüldüğü gibi dış politika alanında ortak bir politika bir yana ortak bir pozisyon bile tesis etmekte zorlanıyor. Bu durum, üye ülkelerin nasıl bir AB tasavvur ettikleri ile doğrudan ilgili. Britanya ve İspanya gibi ülkeler dış politika alanında ABD’ye daha yakın bir tutum takınırken Fransa ve Alman-ya’nınkinden daha farklı bir AB Dış Politikası tasavvur ediyorlar. Durum böyle olunca kararların oybirliği ile alındığı bir alan olan Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikası alanında ortak bir politika geliştirilemiyor. 1993 yılında Maastricht’te imzalanan Birlik Anlaşması Güvenlik ve Dış Politika alanını, ekonomik alandan farklı olarak, kararların oybirliği ile alındığı hükümetler arası bir alan olarak tanımlamıştı. Böylesi bir yapıda fikir ayrılıkları olduğunda karar almak olanaksız. Buna Anayasa anlaşmasının onaylanmaması ve oluşturulacak diplomatik misyonlarca desteklenecek bir ‘AB Dışişleri Bakanı’nın atana-maması politika alanının gelişmesinin önündeki önemli engeller arasında yer alıyor.
AB güvenlik konularında da politikalar geliştirmekte benzer nedenlerle zorlanıyor. Özellikle Bosna ve Kosova krizlerinde Birliğin zamanında ve güçlü hareket edememesi ve bu krizlerin ABD müdahalesini gerektirmesi Birliğin bu alanda da zayıf olduğunu gözterdi. Bugün Birlik bu konudaki gücünü arttırmak için yoğun çaba sarfederken güvenlik politikaları NATO ile uyum içinde yürütülmeye çalışılıyor. Üye ülkeler soğuk savaştan alışkın oldukları biçimde askeri harcamalarını minimum düzeyde tutmak istiyor. Bu nedenle oluşturdukları 60.000 kişilik bir askeri birlikle NATO’nun müdahil olmadığı alanlara müdahale edebilecek bir askeri kapasite geliştirmeye çalışıyorlar. Birlik NATO’nun müdahil olmadığı durumlarda NATO’nun her türlü askeri olanağını kullanma isteğinde. Bu Türkiye’nin özellikle Yunanistan ile olan sorunlarından dolayı şiddetle itiraz ettiği bir durum olmuştu. AB ile NATO arasında, Türkiye’nin itirazları ile çıkan bu kriz NATO’nun AB üyesi olmayan üyelerinin de operasyonlara dahil edilmesi koşuluyla aşıldı.
Türkiye’nin itirazının temel nedeni Yunanistan’ın ya da Kıbrıs Rum hükümetinin AB’yi etkileyerek Türkiye’nin çıkarlarına uygun olmayan bir müdahale kararı aldırması neticesinde, Türkiye’nin NATO’ya kullandırdığı olanakları karar süreçlerine katılmadığı AB operasyonlarında kullandırmak zorunda bırakılması gibi garip ama olası bir durumdan kaçınmayı amaçlamaktaydı ve Berlin Anlaşması ile Türkiye’nin talebi karşılandı.
Ekonomik Sosyal Konsey ise örgütlü Sivil Toplum’un AB siyasetine kurumsal olarak dahil edildiği 27 AB ülkesinden adayların atanmasıyla oluşan, 344 temsilcinin bulunduğu bir meclis. Bu mecliste işçiler, işverenler ve çeşitli çıkarları temsil eden üç grup bulunur. Konsey, Avrupa Parlamentosu ve Komisyonun kendisini ilgilendiren konularda fikir bildirmesi için danıştığı EKOSOK önemli bulduğu herhangi bir konuda danışma mekanizmasını kendisi de çalıştırabiliyor.
AB tüm bu kurumlar ve politikalarla küreselleşme adını verdiğimiz malların, sermayenin, hizmetlerin, bilginin ve görece daha az ve yavaş da olsa insanların hızla hareket ettiği duruma uyum sağlamaya hatta bu durumu avantaj haline getirmeye çalışıyor. Tek tek Avrupa’yı oluşturan ulus devletlerin böyle karmaşık bir durumu yönetebilmeleri ve gelişmelerin önüne geçebilmeleri imkansızdı. AB içerisinde ise durumu anlama, gerektiğinde süreçleri yavaşlatma ve öne geçme olanağına kavuşabileceklerini umuyorlar. AB zaten karmaşık olan siyasetin bürokratik mekanizmalar ve politikalar vasıtası ile rasyonelleştirilme çabasının bir ürünü. Siyaset gerçektir, insanın karmaşık sosyal davranışlarına, birbirileriyle özellikle de üst yapı kurumları ile grup halinde ilişkilerine dairdir. AB siyasal olanı rasyonelleştirmeye çalışıyor. Türkiye’de bizim başaramadığımız şey de büyük oranda bu gibi görünüyor.
YARIN: EBRU OĞURLU VE AHMET ÇAKMAK