‘Ben artık dünya vatandaşıyım
Hilal Doğanay
hilal29@gmail.com
18 ay hapis yatmakla kalmadım, sonrasında iki ayım da bir akıl hastanesinde geçti. Müzikten uzaklaştırıldım, bir nevi sürgün hayatı yaşadım. Viyolonsel çalmak bir yana tek bir enstrüman bile görmedim bu süre içinde
» Moskova Konservatuvarı’nda öğrenciyken tutuklanmanızın ve sonrasında Rusya’dan ayrılmanızın sebebi neydi?
Komünizm yıllarında Rusya’dan Batı’ya ya da Amerika’ya göç etmek yasaktı ve kız kardeşim bu yasağa rağmen Batı’ya yerleşmişti. Benim de aynı şeyi yapacağımı düşündüler herhalde. O dönem genç olmama rağmen oldukça tanınmış ve iyi bir öğrenci olduğumdan dolayı okuldan atmaları zor olurdu. Bunun için bir neden gerekiyordu ve beni hapse attılar. Amaç konservatuvardan diploma almamı ve Batı’ya göç etmemi engellemekti. Amaçlarına ulaştılar, diploma alamadım ama Batı’ya göç etme kararımı gerçekleştirdim. Bu arada hemen şunu belirtmeliyim ki; her ne kadar Moskova Konservatuarından bir diploma alamadıysam da, zaten amaçları almamamı sağlamaktı, alamadım ama çok daha büyük bir yaşam deneyimi kazandırdı o dönem bana. Bir anlamda müteşekkir olduğumu söylemeliyim! Rusça dışında hiçbir dili bilmezken, Batı’da yepyeni bir yaşama sıfırdan başladım ve tüm zorluklara rağmen çalıştım, didindim ve müziğimi bütün dünyaya duyurabildim.
» Rusya’da o dönem nasıldı? Zor muydu sizin için?
Şüphesiz çok acılı ve zor bir dönemdi. 18 ay hapis yatmakla kalmadım, sonrasında 2 ayım da bir akıl hastanesinde geçti. Müzikten uzaklaştı-rıldım, bir nevi sürgün yaşadım. Viyolonsel çalmak bir yana tek bir enstrüman bile görmedim bu süre içinde. Günlerim çimento taşımakla geçti. Bunların müzikal gelişimime bir yararı olmadı, ancak işin olumlu yanını da görmeye çalıştım ve hâlâ da olumlu yanlarını düşünüyorum. Biraz önce değindiğim gibi müthiş bir yaşam deneyimi kazandırdı Rusya bana, bunu hiçbir yerde kazanamazdım.
» Ayrıldıktan sonra başka bir dile başka bir kültüre nasıl uyum sağladınız?
Yeni bir yaşama başladım. Bir bakıma her şeyi sıfırdan aldım. Rusya’da iki yıl boyunca çello çalmamış, hapse girmiş ve işçi kamplarına gönderilmiştim. Bu yüzden yeni bir yaşama alışmak benim içim sıfırdan başlamak gibiydi. Üstelik herhangi bir yabancı dil bilmiyordum. Onca zorluğa rağmen en sonunda başardım ve sıfırdan başladığım hesabıma göre ben şu anda otuz yedi yaşındayım. Sovyetler Birliği’nden ayrılıp ve Batı’ya yerleşmemle birlikte ikinci bir yaşam başladı benim için. Öncesinde aldığım yoğun Rus eğitiminin bende bıraktığı etkileri hiçbir zaman unutmadım, unutmam da. Ancak köklerimin ne Letonya’da, ne Rusya’da ne de İsrail’de olduğunu düşünüyorum.
» Nerede olduğunu düşünüyorsunuz?
Dünyanın herhangi bir yerinde, bakın; eşim Amerikalı, çocuğum Paris’te doğdu, arabam Japonya’dan, saatim İsviçre’den, Hindistan’dan aldığım bir kolyeyi boynumda taşıyorum. Bütün bunlara baktığınızda nereye ait olduğunuzu düşünürsünüz? Hiçbir yere. Doğal olarak benim için sınırlar kalmadı. Kendimi oldukça kozmopolit bir dünya vatandaşı gibi hissediyorum. Dünyanın her yeri, her köşesi benim mekânım. Herkesle akrabayım aynı zamanda…
» Carnegie Hall’da ilk sahneye çıktığınızda, bir hayranınızın hediye ettiği çellonuzun hikâyesini anlatır mısınız?
Batı’ya yerleşmeye başladığım ilk zamanlarda henüz kendime ait bir viyolonselim yoktu. Açıkçası benim için böyle bir teklif büyük bir sürpriz olmuştu. Bundan dolayı da çok sevinmiştim. Ama bu biraz yazıla çizile kendi kendine gizemli ve abartılmış bir hikâye haline geldi. Yine de oldukça romantik olduğunu söyleyebilirim. Bahsettiğiniz konser sonrasında birisi gelip beni tebrik etti. Bir kere yazdıkları gibi hayranımın kimliği tamamen belirsiz değildi ve tam anlamıyla da bir hediye sayılmazdı. 94 yaşında amatör bir müzisyen olan bir hayranımın viyolonselinden bahsetti. Anladım ki, bu kişi yaşamının sonuna geldiği bu dönemde, kullanmadığı değerli viyolonselini para için bir aracıya satmaktansa, yeteneğini beğendiği ve bizzat tanıdığı birisine vermek istiyordu. Kendisiyle tanıştığımda müzik üzerine uzun uzun sohbet ettik. Viyolonseli elime aldığımda, gerçekten kendi sesimi hissettim, o enstrümanı da çok sevdim. Viyolonsel’in sahibi de çok memnun olduğunu ve artık huzur içinde ölebileceğim söyledi. O gün çok duygulanmıştım. Aslında viyolonseli bana hediye etmek istiyordu. Ne var ki, sahip olduğu en değerli şeydi ve bakmak zorunda olduğu eşine yardım edebilmek için satmak zorundaydı, fakat gerçek değerinin yüzde otuzunu kabul etti. O kadarını bile vermem mümkün olmadığından viyolonseli bir fon aracılığıyla satın aldım ve zaman içinde fona yaptığım ödemeler sonunda, tamamen benim oldu.
» Sonrasında Rusya’ya gittiğinizde (23 yıl sonra) nasıl buldunuz?
Döndüğümde pek çok şeyin değişmiş olduğunu gördüm. Fakat buna rağmen bazı şeyler değişmeden eski hali gibi kalmıştı. Kendimi karışık duygular içinde buldum. Eski arkadaşlarla karşılaştım. Yeniden bir konservatuvarda çalmaya başladım ama kendimi çok karman çor-man hissettim diyebilirim.
» Dünya vatandaşı olduğunuzu söylüyorsunuz, vatandaşı olduğunuz dünyanın küreselleşmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu yaşamın gerçeği, modern teknolojinin gelişmesiyle beraber dünya gitgide küçülüyor. Bu küçülme, hem avantajlar hem de dezavantajlar getiriyor ama bu yaşamın gerçeği ve biz buna iyi tarafından bakmalıyız. Dağılımın bu küreselleşme dedikleri olayın içinde eşit ve haklı olması gerekir. Sanatçıların özellikle iyi tarafını ele alması ve toplumlara o tarafını tanıtması gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca da siyasetçilerin…
» Rastropovitch ile çalışma şansı yakalamış birisi olarak ondan neler öğrendiniz?
Temel olarak nasıl müzik yapılacağına ulaştım, bunu öğrendim ondan. Kullandığınız herhangi bir enstrüman, bu çello olur ya da başka bir müzik aleti olur hiç fark etmez, bizim en yüksekteki hedefimize ulaşmayı sağlayan, müziğin özüne ulaşmayı sağlayan bir araçtır.
» Dünya müziği ile ilgileniyor musunuz? Kimleri izliyorsunuz?
Temelde tamamen ve sadece müzikle ilgiliyim. Her türlü müziği izliyorum, ama profesyonel müzik yaşamım benim çok büyük zamanımı alıyor. Çok fazla konsere çıkıyorum, elbette bu durum bir şikâyet değil, az konsere çıkmaktan iyidir, bundan yana herhangi bir sorun yok, ama hem bu nedenle hem de aile yaşamının benim için çok önemli olması ve aileme zaman ayırmam nedeni ile açıkçası bu tip şeylere çok fazla zaman ayıramıyorum. Klasik Caz’ı çok seviyorum. Özellikle Oscar Peterson, tüm zamanların gelmiş geçmiş rock grubu Beades ve çok eskilerden Blood Sweat and Tears adlı rock grubunun da hayranıyım.
» Daha önce de İstanbul’da bulundunuz. İstanbul’u gezebildiniz mi? Gördüğünüz yerlerden en çok nereye benzetirsiniz?
Bu tip konserlerde her zaman bir acelecilikle gelip gidiyoruz, çünkü başka yerlerde de konserlerimiz oluyor ve bir-iki gün anca ayırabiliyorum gittiğim yerlere, ama Bach Süitleri’ni çaldığımız zaman gezmek için birkaç gün ayırdığım oluyor. Geçen yıl eşim ve kızımla beraber İstanbul’daydım, çok iyi bir rehberimiz vardı ve bizi görülecek yerlere götürdü. İstanbul, konum ve şehirselliği açısından farklı bir mekân, eşsiz bir yer ve hiçbir yere benzetemiyorum. Gezdiğim gördüğüm her yerini çok etkileyici buldum, açık söylemem gerekirse böyle bir yer daha önce görmedim, gördüğüm hiçbir şehre de benzetemiyorum.
» Türkiye’deki dinleyici kitlesini nasıl buluyorsunuz?
Türkiye’deki dinleyiciyi seviyorum, o yüzden sürekli geliyorum ve gelmeye gayret ediyorum, ama Almanya’daki ve Orta Avrupa’daki seyircilerle müzik gelenekleri açısından birtakım farklar da yok değil. Dünyanın globalleşmesi ve küçülmeye başlamasıyla bu farklar da artık yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Ayrıca kişisel olarak seyahat etmeyi, yeni yerler görmeyi, yeni insanlar, yeni kültürler, yeni dinler tanımayı seven bir insanım. Her zaman olduğu gibi bardağın dolu tarafını görmeye çalışıyorum. Bazı insanlar yeni şeyler öğrenmekten, değişik şeyler görmekten korkar, ben o korkuyu yaşamıyorum. Bu korku bana ilginç ve çekici geliyor. Zaten bu korku nedeniyle dünyada birçok savaşlar ve karışıklıklar ortaya çıkıyor. Ben bardağın dolu tarafına bakmayı seviyorum.
» Müzik dışında yaşamınız nasıl?
Aslında müziğin dışında pek bir şeye vakit kalmıyor desem yalan olmaz. Çok yoğunum dün konser için Paris’teydim, bugün İstanbul’da yarın ise Bulgaristan’da ama yine de her şeyden bir takım kokular koklamak hoşuma gidiyor. O yüzden biri bana; “Kendinizi en çok nerede evinizde hissedersiniz?” derse; “Güzel müziğin takdir edildiği, dünyanın her köşesinde” diye cevap veriyorum. Gerçekten her gittiğim yerde kendimi evimdeymişim gibi hissediyorum.
‘Rusya eskiden farklıydı’
» Rusya dağılmadan önce sanat, spor, siyaset gibi pek çok alanda hep ön sıralardaydı. Dünya iki kutuplu olmaktan çıktığından beri Rusya her alanda güç kaybetmeye mi başladı. Rejimin önemi yadsınabilir mi geçmişteki başarılara baktığınızda?
O zamanlar spor, sanat, siyaset sürekli olarak sistemin ne kadar güçlü olduğunu kanıtlamak için bir propaganda aracıydı. Devlet buna büyük yatırım yapıyordu, Rusya’da eskiden insanlar kendi yaşamlarıyla çok fazla ilgilenmiyorlardı, çünkü devlet onlara birtakım ayrıcalıklar sağlıyordu. Yemek veriyordu, ayakkabı veriyordu vs. İnsanlar bir yerde bir alanda sürekli çalışıyorlardı, fakat artık öyle değil herkes yaşamayı öğrenmek zorunda, o yüzden de sanata, spora ayıracak bu kadar fazla zamanları kalmadı. Başarılar, o durumdaki bir rejimin önemini gösteriyor.
Mischa Valery Maisky kimdir?
1948 yılında, Riga, Letonya’da doğan Mischa Maisky, ilk müzik derslerine Riga Çocuk Müzik Okulu ve Konservatuvarı’nda başladı. 1962 yılında Leningrad Konservatuvan’na girdi. 1965 yılında Leningrad Filarmoni Orkestrası ile ilk kez sahneye çıktı. 1966 yılında Moskova’da düzenlenen Uluslararası Çaykovski Yarışması’nda birinci oldu. 1970 yılında Gorky yakınlarındaki bir çalışma kampına 18 ay mahkûm edildi. Bunun üzerine Sovyetler Birliği’nden göç eden Maisky, 1973 yılında İsrail’e yerleşti. 1973 yılında Deutsche Grammophon ile ilk özel sözleşmesini yapmasının ardından Bernstein ve Viyana Filarmoni Orkestrası eşliğinde Schumann’ın konçertosunu kaydetti. 1989 yılında Leonard Bernstein ve İsrail Filarmoni Orkestrası ile Dvorak’ın Çello Konçertosu ve Bloch’un Schelomo’sunu kaydetti. 1992, Maisky’nin Londra’daki balolarda ilk kez sahne aldığı ve Semyon Bychkov’un şefliğinde Paris Orkestrası ile birlikte romantik parçalardan oluşan ilk Adagio antolojisi albümünün yayınlandığı yıl oldu. 1993 yılında ise müzik alanındaki en önemli ortaklarından biri olan Martha Argerich ile Salzburg Festivali’nde bir resital verdi. Mischa Maisky, 23 yılın ardından, bir konser vermek ve Prokofiev ile Miaskovsky’nin eserlerini Mikhail Pletnev yönetimindeki Rus Ulusal Orkestrası eşliğinde kaydetmek üzere, 1995 yılında Moskova’ya geri döndü. 2000 yılının tamamını, Zürih’de başladığı ve “Bach Maratonu” adını verdiği; Bach’ın çello için yazdığı eserleri bir günde üç konser vererek seslendirdiği Asya, Avustralya, Kuzey ve Güney Amerika ile Avrupa ülkelerinde 100′den fazla konserden oluşan, Johann Sebastian Bach’a adadığı dünya turuna ayırdı. Geçen yıl aralarında Budapeşte Festival Orkestrası, İsrail Filarmoni Orkestrası, Çek Filarmoni Orkestrası, Hollanda Filarmoni Orkestrası, Kuzey Almanya Radyosu Senfoni Orkestrası (NDR) ve Kremerata Baltica Orkestrası’nın yer aldığı çeşitli orkestralar ile birlikte Batı ve Doğu Avrupa’da konserler vermiş; Viyana Musikverein’de Thomas Quasthoff ile Asya’da meydana gelen tsunami felaketinin kurbanlarına yardım toplamak için çalmıştır. Son albümü, bu yıl yayınlanan, Pavel Gililov ile kaydettiği “Vocalise-Rus Aşk Şarkıları” adlı albümüdür.