EKONOMİK PANORAMA: Ekonomi basınında son tartışmalar



AHMET ÇAKMAK
Geçtiğimiz hafta iki olay dikkat çekti. Bunlardan biri IMF heyetinin Türkiye’den sessiz sedasız ayrılması, diğeri de devlet bakanı Abdüllatif Şener’in açıklamalarıydı. IMF heyetinin sessiz sedasız ayrılması çoğu iktisatçının “görüşmeler anlaşmazlıkla sonuçlandı” yorumuna neden oldu. Anlaşmazlığın hangi noktalarda çıktığı konusunda genelde yapılan yorum zamların ertelenmesi oldu. IMF’in başta elektrik olmak üzere birçok üründe zam yapılmasını istediği ama hükümetin bunları seçim sonrasına ertelediği düşünüldü.


Abdüllatif Şener’in açıklamalarıyla IMF heyetinin ayrılmasının aşağı yukarı aynı zamana denk düşmesi dikkat çekti. Şener Türkiye’nin Gümrük Birliği anlaşmasından zarar gördüğünü söyledi. Bu konuda sermaye kesimi sözcüleri Gümrük Birliği’nden çıkılmasının yanlış olduğunu, eğer AB ile ticaretimiz açık veriyorsa bunun yolunun Avrupa’ya ihracatı artırmaktan geçtiğini ifade ettiler. Oysa Şener Gümrük Birliği’nden çıkalım demedi. Şener’in söylediği Gümrük Birliği antlaşmasında değişiklikler yapılabileceği ve Türkiye’nin böyle bir talepte bulunmaya hukuken hakkı olduğu idi. Bu doğrudur, yapılması gerekir. Bir kere daha AB üyeliği sürecini ekonomi alanında her dediklerini yapalım şeklinde sürdürme anlayışının yanlışlığını görüyoruz. AB üyeliği süreci “her dediklerini yapalım” anlayışına bağlı değildir. Türkiye Gümrük Birliği anlaşmasının yeniden düzenlenmesi gibi taleplerde bulunabilir ve bu AB sürecini sakatlamaz.


DALGALI KUR DENGEYİ SAĞLAR MI?
Şener’in ikinci söylediği dalgalı kur rejimi konusunun iktisatçılar arasında tartışmaya açılması idi. Şener döviz kuru serbest ise kur hareketlerinin dış ticaret dengesini sağlaması gerektiğini ama Türkiye’de böyle olmadığını söyledi. Teoride böyle olduğu söylenir. Tabii bu döviz kurunun sadece ithalat ve ihracat hareketlerinden etkileneceğini varsayar. Bu teoride sıcak paranın kâr etmek için gelip kuru yukarı itmesi diye bir şey yoktur. Dolayısıyla konu iki açıdan ele alınmalı. Bunlardan birincisi ihracat ve ithalatın döviz kuru esneklikleri, ikincisi de sıcak paranın getirdiği YTL kurunun düşürülmesinin dış ticaret üzerindeki muhtemel etkileri. Birincisi üzerinde devlet bakanı Şener de durdu. Devlet Bakanı Ali Babacan da YTL kuru düşerse dış ticaret dengesi sağlanmaz dedi. İkisi aynı kapıya çıkar, Şener, dalgalı kuru tartışalım diyor, Babacan, aksini söylüyor, ama yine de ikisi aynı kapıya çıkıyor: Deniyor ki, YTL kuru düşerse meydana gelecek ihracat artışları ile ithalat azalışlarının dış ticaret dengesini sağlayacağını beklemeyin. Bir başka deyişle YTL kuru düşerse ihracat bir miktar artar, ithalat bir miktar azalır ama ikisi dengeye gelmez. Bu konuda kimse kesin bir şey söylemez. Benim diyebileceğim şu: YTL sıcak para baskısından kurtulmuş ve değerinin oluşması da tamamen piyasaya bırakılmış olsun. Bu durumda ithalatın pahalılaşması ihracatı sekteye uğratacağından (çünkü bizde ihracat girdilerinin önemli bir kısmı ithalatla sağlanıyor) denge sağlanamaz. İkisi dengeye gelmediği sürece YTL kuru düşecektir mantığından gidersek bu ancak ekonomide toplumun taşıyamayacağı muazzam bir daralmayla mümkün olabilir. Çünkü; dış ticaretin dengeli artışının ekonomiye olumlu katkı yapması için dış ticaret hadlerinin o ekonominin lehine sayretmesi gerekir. Bu konudaki mevcut veriler Türkiye’nin dış ticaret hadlerinin düşmekte olduğunu gösteriyor. Bunun adı fakirleştiren büyümedir. Burada devreye sokulabilecek bir düşünce ithalat pahahlaştıkça içeride bunu ikame edecek sanayilerin gelişeceğidir. Bu olabilir ama birincisi etkisini en az orta vade de gösterir. İkincisi buradan dış ticaret dengesinin kapanması açısından “anlamlı” bir katkı bekleyen pek yok.


Zaten dalgalı kur sistemi uygulanmadığını söyleyenler de var. Ege Cansen, fiiliyatta “örtülü kur çapası” uygulandığını söylüyor. Diyor ki, “Enflasyon hedefini tutturmak için, döviz kurunun yukarıya doğru dalgalanmasına izin vermemek gerekir diye Merkez Bankası’nın ideolojik ağabeyleri açık açık yazmaktalar. Yani enflasyon, kurlara bağlıdır diyorlar. Şimdi bu “örtük” döviz çapası olmuyor mu? Bir yandan T.C. Merkez bankası, borç veren değil, yüksek faizle YTL borç alan bir merkez bankası olma rolünü üstleniyor; diğer yandan Hazine, YTL’yle ve dövizle çıkardığı bono ve tahvillerde , YTL faizlerini döviz faizlerinden o kadar yüksek tutuyor ki, yatırımcılar döviz satıp YTL alıyor. Döviz arzı artınca, döviz fiyatı düşüyor. Al sana cari açık”. Ege Cansen’e göre şeytan yüksek faiz. Asaf Savaş Akat da uzun süredir yanlış para politikası uygulandığını söylüyor. Kısacası egemen iktisadın önde gelen temsilcilerinin büyük çoğunluğu epeydir yüksek faiz ve aşırı değerli YTL’nin yanlış olduğunu yazıyor. Bunun zaten Türkiye ekonomi yönetiminin tarihsel hatası olduğunu öteden beri söyleyenler var. Sözgelimi Kemal Kurdaş, yazdığı kitap ve makalelerde hep bu konuyu işler, Türk parasının değerinin aşırı değerli tutulması yüzünden bu hallere geldiğimizi söyler durur. Buna karşı Deniz Gökçe, Türkiye’de “yüksek faiz, düşük kur” diye bir politika uygulanmadığını, Türkiye riskli bir ülke olduğu için faizin de yüksek olduğunu, risk nedeniyle böyle olmak zorunda olduğunu yazıyor.


REEL SEKTÖRÜN DURUMU
Faik Öztrak, bu hafta Milliyet’teki yazısında bütün bu tartışmaların arasında reel sektörde olup bitenleri gözden kaçırmayalım diyor. O yazıda çok önemli bir tablo var. Aşağıya alıyorum.


Tabloyu yorumlamak için Öztrak’in da yaptığı gibi bir hususu daha devreye sokuyoruz: Reel sektörde kârların hızla düştüğünü biliyoruz. Bunun için UNİDO (Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma Örgütü) yıllık istatistiklerine bakılabilir. Bundan daha önce de söz etmiştim. O istatistiklere baktığımızda Türkiye imalat sanayisinde 1990′Iarda kâr oranlarının çok yüksek olduğunu, ekonomi dışa açıldıkça uluslararası rekabet nedeniyle bu oranların hızla düştüğünü görüyoruz. Şimdi… Tablodan görüyoruz ki verimlilik yüzde 30.4 artmış, ücretler ise 25.1 azalmış. Hem kâr oranları hem de ücretler azalıyor. Ne var ki dolar cinsinden ücretler de yüzde 47.4 artış var. Yani firmaların ucuz işgücüne dayalı maliyet avantajı kayboluyor, üstelik bu içeride reel ücretler düştüğü halde oluyor. Bu tuhaf görüntünün arkasında YTL’nin dolar karşısında değerlenmesi yatıyor.


Bütün bunlar yüksek faiz - düşük YTL politikasının günü kurtarmak için içeriye sıcak para çekerken geleceği fena halde kararttığını gösteriyor. Ne var ki bunun sadece YTL’nin değer kaybetmesiyle olamayacağını da gösteriyor. Yüksek teknolojili ürün ihracatına geçmek lazım. Defalarca işlediğimiz bu konuya Güngör Uras, Milliyet’teki son yazısında değiniyor. O yazıdaki bilgilere göre (DPT’den alınmış) 2000 yılında toplam üretimde düşük teknolojili ürünlerin payı yüzde 41.2 imiş, 2005 yılında yüzde 41.4 olmuş. Kısacası düşük teknoloji üretimde gerileme yok. Yüksek teknolojili ürünlerin toplam üretimdeki payı ise 5 yılda yüzde 5.9′dan yüzde 6.3′e çıkabilmiş. Uras’ın deyimiyle “daha çarpıcı” olan ise toplam ihracata yüksek teknolojiye dayalı ürünlerin payının yüzde 7.8 den yüzde 6′ya düşmesi.


‘ÇARE’NİN İPUÇLARI
YTL
değerini yavaş yavaş aşağıya çekerken teknolojik değişimi hızlandıran bir orta ve uzun vade programı gerekiyor. Bunun için “yeni devletçilik” ideolojisinin yükselmesi gerekiyor. Burada “yeni” olan firmaları ileri teknoloji atılımına özendirecek ve bunun gerekleri doğrultusunda öteki “düzenlemeleri” yapacak bir anlayış. Amaç bu. Bu program sadece vergi teşviklerinden filan ibaret kalamaz. Firma birleşmelerini cazip kılmayı, ara eleman sıkıntısının üzerine gitmeyi, nokta vuruşu anlamında seçilmiş yabancı firmalara özel teşvik tedbirleri getirmeyi vb de içermeli. Hükümetlerin günün acil sorunlarından başını kaldırıp bir türlü bu tür programlar oluşturma ve uygulama noktasına gelemediği söylenir. Oysa biri ötekine mani değil. Ekonomi yöneticileri o acil sorunlarla boğuşurken bir başka kadronun da böyle bir programı oluşturması neden mümkün olmasın? Bence asıl sorun şurada: Türkiye sağı, İlhan Kesici’nin ifadesiyle “o sırada dünyada esmekte olan rüzgarlara karşı çıkmanın” beladan başka birşey getirmeyeceğine inanır. O rüzgârın da epey zamandır IMF’in talepleri ile aynı şey olduğunu düşünür. Sorun burada. Ağır borç yükünden kurtulamayan bir ülke alacaklılar karşısında tabii zor durumdadır. Ne var ki sözünü ettiğim türden bir programı devreye sokmaktan başka çare yoksa, yani kedi duvara sıkışmışsa aslında oldukça güçlü olduğu bir noktaya gelmiş değil midir?