Çağlayan’da Bir Garip Arif ‘Poz’u

30 Nisan 2007

Çağlayan’da Bir Garip Arif ‘Poz’u

Arif’in pazar günü ilk ve sahici temasının öncelikle Hrant Dink’in katlinin 100. Günü dolayısıyla Agos gazetesinin önünde başladığını söylersek, Arif’in siyasi maiyetini de deşifre etmiş olur ve asli rotamıza gark olabiliriz.

30/04/2007    Tan MORGUL

Arif’in pazar günü ilk ve sahici temasının öncelikle Hrant Dink’in katlinin 100. Günü dolayısıyla Agos gazetesinin önünde başladığını söylersek, Arif’in siyasi maiyetini de deşifre etmiş olur ve asli rotamıza gark olabiliriz.

Agos’un önündeki eylem bitmek üzere iken; ‘Ne yapacaksın’ diye soruyor bir arkadaşım. ‘Çağlayan’a gideceğim, merak ediyorum’ diyorum. Yapıştırıyor cevabı; ‘kaç tane arkadaşım aradı, eyleme gelmiyor musun diye… Yahu bu soruyu nasıl sorarlar bana, tanımıyorlar mı beni, hepsiyle ilişkimi gözden geçireceğim…’ Hakikaten bir şeylerle ilişkileri gözden geçireceğiz elbette, lakin muhasebe defteri bu sefer hayli karışık.

Velhasıl, gidiyoruz Çağlayan’a, daha eylemin başlamasına bir saat var. Hayatını 90’ sonrası eylemlerde yer alarak geçiren biri olarak, öyle çok akıl alacak bir kalabalık değil gördüğümüz: hem niteliksel hem de niceliksel olarak ‘alıcımızın ayarları’ ile oynamamızı zorunlu kılıyor. Malum gergin tartışmanın izdüşümü yok meydanda, pek keyifli, pek neşeli, yıllar sonra, belki de hayatlarında ilk defa ait olduğu ‘niteliksel’ çoğunluğa, kavuşmanın coşkusuyla bir simgesel huşu seansı adeta.

Muhtemelen alandakilerden çok daha fazla o meydanla temas etmiş iki kıllanan adam olarak meydanı bir çok noktadan zorluyoruz. Nafile… ‘Perifer’dekilerle temas kurabiliyoruz en fazla. Kurduğumuz temasa takılan yüzlere, muhabbetlere, seslere, ifadelere, cibiliyetlere bakıyoruz. Yorum üstüne yorum yapıyoruz. En azından bu işi ne kadar iyi yaptığımızı tekrar fark ediyoruz. Keyifleniyoruz (bu keyif halinin de konjonktürel gerekliliği tartışılır).

Lakin, her temas Agos’un önündeki arkadaşın ‘kıllanma’ halini hatırlatıyor. Yine bir Ariflik haline gark oluyoruz. Kendi kendimize, sormadan edemiyoruz: ‘Öyle veya böyle, arkadaş çevrelerinde, aile ortamlarında, sırada, sınıfta, meydanda ne kadar ‘kabul edilip, edilmeyeceğini’ dert etmeden, her daim ‘marjinallikten’, ‘hayalcilikten’ ve dahi ‘gıcık’lıktan hüküm giymiş cenaha, etrafındakiler rahatlıkla nasıl bu soruları sorabiliyorlar.

Soran da ‘Laleli’de bir azize’ değil ki, ‘yahu iki dakika rahat bırak da asli mevzuyla ilgilenelim’ diyelim. Basbayağı, memleket ve dünya meselelerinde ettiğimiz kelamları daha bir ilgi, alaka ve muhabbetle dinleyen, bizim apartmanın olmasa da bizim mahallenin ahalisi.

Lakin olmuyor işte; ‘cumhuriyete sahip çıkanlar’dan ziyade bu çıkma halinin yarattığı çeşitliliğin bir türü de, her türlü meseleye sahip çıkmakla malum ‘sol’dan da bir muhabbet görmek istiyor. Şöyle, bir omuzdan çekip, halaya katmak istiyor.

Velhasıl, verdiğimiz daha doğrusu verdiğimizi düşündüğümüz tüm o afilli siyasi pozların aksine, Çağlayan’ın potansiyel kalabalığına çok kolay dahil ediliyoruz. Her türlü çekince ve itirazlarımıza rağmen meselenin sınıfsal rotası, muhabbetin üst yapısı, bizi ortaya büyük ‘orta sınıf’ efelenmesinin mezesi yapı veriyor. Varolduğun sınıf, üstündekinden, başından, suratından, cibiliyetinden ve hatta muhabbetinden dışarıya vuruyor. ‘Ne kadar ağlasak boş, ne kadar yalvarsak boş!’. Muhtemel, uzun bir müddet daha bu dışarlıklı ‘poz’dan kurtuluş yok.

Hakikaten mesele, galiba yine oldukça sınıfsal. Lakin, bu sınıfsal temaşada kimi, hangi menüye ikna edeceğimiz de bir o kadar karışık. Yine de tariflerin Arifinden ziyade, Arif’in şöyle kuvvetli bir tarifine ziyadesiyle ihtiyaç var…(TM/NZ)