İyi ki bunlar da olmuş



AHMET TULGAR


Antonioni’yi kaybettik. Bu cümleyi bütün sinemaseverler, daha da iddialısı bütün gerçek sinemaseverler, “gerçek sinemayı severler” için söyledim. Ama bir de “Antonioni’yi kaybettim” demek istiyorum. Bu kadar öznel bir şey demek istiyorum yani. Neden bu kadar öznel bir şey söylediğim, söyleyebildiğim birazdan ortaya çıkacak nasılsa.


İşte arşivde buldum bakıyorum şimdi, aşağıya da bir kısmını, Antonioni ile ilgili kısmını alacağım zaten; Maria Schneider’le Kasım 2001′de bir röportaj yapmıştım. Ma-ria Schneider, dünya sinemasının bu anarşist yıldızı, daha gencecik bir kızken hem Michelangelo Antonioni hem de Bernardo Bertolucci gibi benim iki favori yönetmenimle iki olağanüstü önemde film çekmişti. Antonioni ile “Yolcu”yu, Bertolucci ile “Paris’te Son Tango”yu. Haliyle bu röportaj çok heyecan verici bir iş oldu benim için.


TİPİK BİR 70′LER FİLMİ: SON TANGO
Bu röportajı yapana kadar da yaptıktan sonra da aslında ben bu iki yönetmen arasında bir tercih yapmamıştım, yapmadığımı sanıyordum daha doğrusu. Hâlâ da öyle sanıyorum. Hâlâ Bertolucci’nin özellikle “Nove-cento (1900)” adlı filmini elbette ki sinematografik olmaktan çok politik görüşlerim nedeniyle durup durup yeniden seyrederim.


Neyse; o gün Maria Schneider ile sohbetimiz döndü dolaştı dünya sinemasının bu iki dev yönetmenine geldi. Öyle bir izlenim edinmişim ki demek, şöyle gelişmiş röportajın burası: “(…) Bertolucci’yi pek sevmiyorsunuz galiba.


Bertolucci benim için o büyük, çok büyük yönetmenler kategorisinden biri değil. Zaten yıllar da bunu gösterdi. Son yıllarda öyle büyük bir film çekemedi. Benim için büyük ustalar Luciano Visconti, (Roberto) Rossel-lini ve Michelangelo Antonioni’dir. Antonioni zamanının ilerisinde bir yönetmendi. Onun “Zabriskie Point”, “Blow Up”, “L’aventura” gibi filmlerini bugün de seyrettiğinizde hiç eskimediklerini fark ediyorsunuz. Bertolucci ise “kitsch” yapıyordu. “Paris’te Son Tango” benim için tipik bir 70′ler filmidir. Stiliyle, söylemiyle o yılların filmidir. Ama Antonioni öyle mi?


NEDEN BU FİLMLERDEN ETKİLENDİM?
Antonioni’nin “Yolcu”sunu daha mı çok seviyorsunuz? Evet, benim favori filmlerimden biridir “Yolcu”. “Yolcu” bugün sinema okullarında ders olarak okutuluyor. Filmin final sahnesi ders konusu o!uyor.(…)”


“Yolcu”nun konusundan burada uzun uzun bahsedemem, kolay değil ama sahiden de o final sahnesi muhteşemdir. Filmin kahramanı birazdan ölecektir. Seyirci gözünü perdeden ayıramaz, nefesini tutar. Ama kamera kayar, olay yeri kadrajın dışında kalır. Biz sıcak ve kasvetli bir rehavet altındaki bir Akdeniz meydanını, durağan, usul usul akan zamanı seyrederken olup biteni sadece kadrajın dışında kalmış merkezden, senaryonun ve final görüntülerinin merkezinden gelen seslerden anlamaya çalışırız.


Bir şeylere yetişememekten, hayatını da, çevresinde gelişen olayları da değiştirme aczinden mustarip filmin kahramanı kadar çaresiz, olana bitene yetişememe duygusuyla gönderir bu finali bize seyrettiren Antonioni bizi kendi hayatlarımıza. Beni aynı filmin bir başka sahnesi de çok etkilemiştir, daha doğrusu o filmdeki bir diyalog. Sonradan bir kez sosyalizmle, Marksizm ile tanışmış bir insanın bir daha kolay kolay eskisi gibi olamamasını bazen bu diyalogu tekrarlayarak anlatırım arkadaşlarıma.


Fimin final sahnesinde öldürülen ama bizim öldürülüşünü göremediğimiz kahramanı, Jack Nicholson’un oynadığı karakter, filmin bir başka yerinde şöyle bir şey anlatır Maria Schneider’in oynadığı karaktere: “Kör bir adamın birgün gözleri açılır. Dünyaya bakar. Gördüklerinden hoşnut olmayınca tekrar kör olmak ister ama artık eskisi gibi olması, dünyayı eskisi gibi hissetmesi imkânsızdır”. Hangi birini anlatayım daha. Julio Cortazar’ın bir öyküsünden yola çıkarak çektiği “Blow Up”tan mı - ki Türkiye’de “Cinayeti Gördüm” gibi düz ayak bir adla  gösterilmiştir? Yoksa iyice eskilere gidip “Gece (La Not-te)”den mi? Galiba bir de “Zabriskie Point” filmini anmalıyım burada.


Neden bu filmlerden bu kadar etkilendiğimi yine aynı yer sorunu ile burada anlatamayacağım şimdi. Belki yazının sonunda, onun ölüm haberini aldıktan hemen sonra yazdığım bu yazının sonunda bir iki laf ederim ya da bir şeyler kendiliğinden çıkar ortaya. Beni şu soru daha çok ilgilendiriyor şimdi. Neden, acaba neden, 8o’li yıllarda cezaevinde öyküler yazmaya başladığımda dönüp dönüp yeniden onun ya da onun bir filminin adının anıyordum ben. Müsaade edin, iki üç cümle alıntılayayım o öyküleri içeren kitabımdan, “Evsiz Ülke Hikâyelerinden. Biri şu: “(…) Hisseder olmuştuk bu yeni ve mutlak çelişik serüvenin heyecanınn geçen Ocak’ta. Antonioni’nin gündemimizi dört kez mesken tutmuş olması böylesine abartılman mıydı? (…)”


Diğer ise: “(…) Anatomi bilgisinin iç disiplini, gövdelerimizin n-sayıda parçaya bölünüp yatak odası adını verdiğimiz evrende karşılıklarını bulmaya yöneliyor olmalarını engelleyemiyor. Zabriskie Point. (…)”


Esin kaynağım olmuş olan bu kıymetli adamla 1996 yılında “Bulutların Ötesinde (Beyond the Clouds)” filminin İstanbul Film Festivali’ndeki gösterimi sırasında Emek sinemasında aynı sırada birkaç koltuk mesafede oturmuştum.


İyi ki bu da olmuş hayatımda. İyi ki o da olmuş. Antonioni.