Kent insanı yeşili tüketirken
YALÇIN YUSUFOĞLU (*)
Uzun aylar var ki, bu yaz bizleri bekleyen kuraklıktan, susuzluktan söz ediliyordu. Küresel ısınma sorunu ülkemizde önemsenmeyen konulardan biriyken ilk kez son zamanlarda nispeten geniş kesimlerin ilgi alanına girdi, ciddiye alınır oldu. Bazı bölgeleri sel basarken, ülkenin önemli bir bölümünde aşırı sıcaklar nedeniyle her yılda olduğundan daha fazla orman yandı, kuraklık tarımı etkiledi, üretim düştü, çeşitli tarım ürünlerinin fiyatları arttı, yıllık rekolte rakamlarında azalma olacağı görüldü.

Bu arada, Türkiye’nin iki metropolü olan Ankara ve İstanbul’da su sıkıntısı gündemde öne çıktı. Başka büyük kentleri bekleyen susuzluk tehlikesinden söz edilir oldu. Özellikle Ankara’daki su kesintileri haber bültenlerinin daimi konusu oldu. Üç dönemdir Ankara Belediye başkanlığı yapan Melih Gökçek bunca yıl o makamda oturup, su için geleceğe dönük hiç bir önlem almamasının hesabını vereceğine, en azından günah çıkarma tarzında özür dileyeceğine, “Ankara dışında akrabaları olanların misafirliğe gitmelerini önermek” gibi tarihe ve dünya belediye literatürüne geçecek dahiyane öngörülerde bulundu. Derken kesintiler başlayınca, üç gün arka arkaya borular patladı o yörelerde sokakları, bodrum katlarını sular bastı. Gazeteler ilkinde kentin bir günlük su harcamasının boşa gittiğini yazdılar, sonraki kayıpları yazmadılar. Ankara’da daha önce hiç görülmemiş ölçekteki bu su kıtlığında sokaklarda suların gürül gürül boşa akması diyalektiktik miydi, ironik miydi bilemedik.
HOMO ECONOMİCUS
Bazı düşünürlerin insana yakıştırdıkları Latince nitelendirmeler var, örneğin insana “homo politicus” diyenlerin yanı sıra, daha fazla sayıda kişi onu “homo economicus” olarak görüyorlar. Homo economicus terimi insan topluluklarının veya bireylerin kendi ekonomik çıkarlarını gözetmeleri değil, çünkü öyle olmasında şaşılacak bir yan yok, homo economicus sözüyle insanların her şeye, her olguya ekonomi açısından bakmaları ve tüm değerlendirmelerinin merkezine ekonomiyi yerleştirmeleri kastediliyor.
Bu anımsatmanın konumuzla ilgisi, kuraklık ve susuzluk denilince ister istemez insanın aklına hemen ve sadece ekonomik faktörlerin gelmiş olması. Mesela ben böyle düşünmüşüm, kuraklığın ülke ekonomisine getireceği vereceği zararları düşünmüşüm, bundan zararı burjuvazinin değil, küçük üreticinin göreceğini, zaten çöküntü içindeki tarımımızın yeni bir darbe yiyeceğine üzülmüşüm. Tarih kitaplarında okuduğumuz, ya da çocukluğumuzda yaşlılardan duyduğumuz, hatta masallarda dinlediğimiz “öyle bir kuraklık oldu, öyle bir kuraklık oldu” kelimeleriyle başlayan sözleri hatırlamışım. Oysa , kuraklığın ve susuzluğun ekonomik boyutlarından başka veçheleri de var.
KURAKLIK VE BİTKİLERİN YAŞAMI
Bu su sıkıntısının tam ortasında Ankara’ya amcamın yaşlı eşini ziyarete gittim. Bazı arkadaşlarım “Seninkisi anarşistlik, otoriteye uymuyorsun, belediye başkanının dediğini yapmıyorsun, akrabanın İstanbul’a gelmesini sağlayacağına, sen ona misafir gidiyorsun” dedilerse de başkanı dinlemediğim gibi, onları da dinlemedim. Ankara’da giriş katında oturan yengemin evine yaklaştığımda bolca olan pencerelerde içi su dolu dizi dizi pet şişeleri görünce bunca aydır süren kuraklık, susuzluk, küresel ısınma, tarım kaybı haberleri, bilgileri arasında bir noktayı hiç akıl etmediğimin farkına vardım: Çiçekleri unutmuşum. Ben unuttuğum gibi toplumun iletişim kaynakları da unutmuştu. Muhtemelen çiçek ve çiçekçilikle ilgili internet sitelerinde konunun üzerinde durulmuştur, ama medya çiçeklerin yazgılarına eğilmemiş.
Doğadaki çiçekle -örneğin ekinler, sebze, meyveler gibi ekonomik değeri olmadığı için sulanmayan ve yaşamları yağışa bağlı olan diğer bitkiler gibi kuraklıktan nasiplerini almışlardır.Ama su sıkıntısının had safhada olduğu Ankara’daki Ankara’da bahçe ve ev çiçekleri de susuzluk çekiyorlar. Bunu konuk gittiğim evin sahibesine söylediğimde üzüntüyle “Hiç sorma, Ankara sarardı” dedi. “belediye kamyonetleri kuruyan ağaçları taşıyorlar” diye ekledi.
Dikkat ettim, gerçekten de, apartmanlarının önündeki küçük yeşil alanlardaki otlar kurumuş, bodur ağaçlar ve benzeri süs bitkilerin bir kısmının yaprakları dökülmüş, dalları çıplaklaşmıştı. Sokak ve caddelerdeki ağaçların dibindeki küçük yeşillikler de yerlerini sarı renge terk etmişti. Gelen giden ziyaretçiler evlerindeki çiçeklerin bazılarının kuruduğundan şikayet ediyorlardı. Derken, farkettim ki, yaşlı kadının pencere demirlerinin arkasına dizdiği çok sayıda şişe evindeki saksılar için değilmiş, (kuraklık olmasa öyle bir çirkinlik yapmazmış,) komşulardan yaşlıca bir bey gelip o sularla apartmanın yeşilliğindeki küçük ağaçları, salkım salkım bitkileri suluyormuş, bizimki de tekrar boş şişeleri doldurup yerlerine koyuyormuş. Yaşayan en yaşlı kuşaklardaki bu bilinç ve bitki sevgisi inanın ki, bizlerde yok. Fıkradaki gibi biz çok mühim meselelerle uğraşıyoruz, onlar doğayı korumak, yeşili soldurmamak gibi önemsiz!! işlerle.
İNSANLAR VE ÇİÇEKLER
Bugüne değin evimizin içindeki veya .bahçemizdeki çiçeklerin susuz kalmasının ne demek olduğunu düşünmemişim. Hatta insanların çiçek sevmelerini evin içinde yetiştirmelerini sadece çiçek severliğe, güzel görüntüye bağlamışım. Oysa düşündüm ki, kent demek doğayla iç içe yaşayan insanın doğadan kopması demek. Sadece günümüzün kentlileri değil, antik çağın kentlerinde de insanlar doğadan kopunca güzel güzel bahçeler yapmışlar. Sadece tarihe geçen “Babil’in asma bahçeleri” değil, her coğrafyada, her medeniyette meskenlerin bahçeleri ağacıyla ve çiçeğiyle kentin parçası olmuş.
Ne var ki, günümüzde herkes bahçeli evde oturmuyor, otursaydı Ankara’da, İzmir’de, İstanbul’da “Bahçelievler” diye semt olmazdı. Kent merkezlerindeki yer darlığı ve yüksek arsa rantı nedeniyle insanlar apartmanlarda yaşıyorlar, yani bahçeleri yok, onlar da saksılarla çiçekleri veya çiçeksiz küçük bitkileri evin içine almışlar. Yani insanlar çiçeksiz yaşayamıyorlar. Ve çiçeklerle birlikte yaşamak sadece toplumun varlıklı kesimlerine özgü değil. O sosyal grupların geniş bahçeleri olan müstakil konutlarında çiçekler, çimenler ve ağaçlar daha bol olsa da emekçi semtlerinde de pencerelerde saksılar hatta tenekeler içindeki sardunyalar var, başka çiçekler var. Veya çiçek vermeyen bitkiler var. Evin içindeki çiçeklerin işlevi süs ve görüntü olsaydı, insanlar -özellikle dar gelirli olanlar-o ihtiyaçlarını artık hakiki mi, suni mi olduğu uzaktan anlaşılmayan yapay çiçeklerle giderirlerdi. Ama hemen hemen her evde çiçek var.
Çiçekler, demek ki, her şeyden önce insanın doğadan tam kopamamışlığının bir aracı, bir simgesi. Ormanları, çayır-çimenleri, koca koca ağaçları, ekinleri evin içine getiremeyen insan botanik dünyasının en küçük öğelerini getirmiş, konutların kısıtlı mekânlarında onları yetiştirmeye olanağı olduğu için öyle yapmış.
Şimdi ise Türkiye’nin başkentinde su yokluğundan onlar da nasiplerini alıyorlar. Aşırı sıcaklar güneş görse de, görmese de saksılarda buharlaşmayı arttırıyor, o küçük bitkilerin su gereksinmeleri artıyor, su kıtlığı ise sorunu ikiye katlıyor. Ama “insanın su bulamadığı yerde, evindeki bitkiyi kim düşünür?” demek bir bencillik.
Susuzluk yeşil doğanın evimizdeki izlerini, misafirlerini öldürmesin. Doğadan biz kentlilere, günlük yaşantımıza kala kala onlar kalmış. Bu satırların yer aldığı sayfanın adı “Dünya Yalnız Bizim Değil”. Doğa ve hayvan hakları sayfası. Dünya sadece insanların ve hayvanların değil, bitkilerin de dünyası tabii. Bütün canlıların dünyası. Ve biyosferin sadece doğadaki bitkilerin de değil evimizdeki bitkilerin de dünyası olduğunu unutmayalım.
Okuduğunuz yazı bir fantezi değil, çünkü susuzluk ve kuraklık geçici değil, bizleri daha vahim yılların beklediğini herkes söylüyor. Konuyu sadece insan eliyle oluşan küresel ısınma ya da dünyanın devresel sıcaklıklarından ileri gelen kuraklıktan dolayı görmemek gerekir, insanlığın su sıkıntısı çekeceği hatta bazı ülkeler arasında su savaşlarının çıkacağı bir kaç on yıldır dile getiriliyor. Yani “su krizi”ni günlük görmemek doğru olur.
Bugün için İstanbul Büyükşehir Belediyesi konutların, diğer binaların önündeki yeşil alanların sulanmasını (5 bin lira ceza keserek) yasakladığına, Ankara da aynı yolu izleyeceğini açıkladığına göre, büyük kentlerde zaten kalmamış olan yeşil alanların avuç içi kadar olanlarına da veda edeceğiz demektir. Böyle giderse, korkarım onları doğanın ve yeşilin günlük yaşantımızdaki son izi çiçekler izleyecek…
(*) Jeofizik mühendisi, yazar
(Dünya Yalnız Bizim Değil, BirGün gazetesi, 18 Ağustos 2007)
