EKONOMİ ve POLİTİKA
Yeni anayasa hazırlama projesi ile AKP ne yapmaya çalışmaktadır, neye alet olmaktadır?
Bu konunun arka planının ortaya çıkarılmasında felsefe ve edebiyat alanında izlediğimiz yapıbozuculuk yöntemini kullanmanın yararlı olacağını düşünüyorum. Bu yazıda, söz konusu kavramın felsefik ve edebi boyutlarını ele almayacağım, zira böyle bir çaba benim sınırlarımı aşar. Ben burada, yapıbozuculuk yaklaşımının, bilerek ya da bilmeyerek AKP tarafından niçin ve nasıl kullanıldığını sergileyerek, dünya kapitalizminin (= sömürü düzeninin) AKP ile işbirliği içinde ve onun marifetiyle ne yapmaya çalıştığını tartışmak istiyorum. Bu bağlamda, önceki yazıların birinde tartışmayı vaat ettiğim “ılımlı İslâm” ve “liberal sosyalizm” ya da “piyasacı sosyalizm” kavramlarını da tartışmaya dahil edeceğim.
En son cümlemi hemen başta söyleyeyim: AKP, küreselleşmiş dünya kapitalizminin (=sömürgeciliğin) kendisine yüklediği misyonu, yukarıda da ifade ettiğim gibi bilerek ya da bilmeyerek, çok yetenekli bir biçimde ve büyük bir özenle yapmıştır ve misyon hemen hemen tamamlanmıştır! Bundan sonraki gelişmeler güçlerin nispi durumlarına göre şekillendirilecektir. AKP’ye verilmiş olan misyon, yeni bir anayasa yapmaktan çok, ‘yeni anayasa yapılıyor’ toz-dumanı içinde toplumsal güçlerin göreceli durumlarının saptanması ve bunun üzerinde oynanacak manipülasyon alanlarının genişletilmesidir. Bu gidişte, amaca yönelik olduğu kadar misyona demokratik görüntü kazandırması açısından da bazı tartışmalar yaşanacak, ama sonucu güçlü belirleyecektir.
AKP’nin yüklendiği misyon ve davranışını misyona uyarlı vitesleme niyeti, iktidara güçlü olarak geleceği (ya da getirileceği) öngörüsü ile parti olarak bir anayasa hazırlığını bir gruba ihale etmesinden anlaşılmaktadır. Oysa, siyasi etiğe riayeti şiar edinmiş bir partinin parlamentoya bu denli güçlü geleceğini öngörmesi durumunda yapması gereken, anayasa hazırlığını ihale etmek olmayıp, eğer gerçekten böyle bir gereksinme hissediliyorsa ve bunda samimi ise anayasa hazırlayacak bir tür kurucu meclis oluşumuna önayak olmaktır. Zira, bir toplumun en temel kurallar manzumesinin, toplumun tüm kesimlerinin özel komisyonlarda uzun süre ve ihtimamla çalışması sonucunda ortaya çıkabileceği açıktır. Bundan dolayı siyasi ahlak kuralı gereğince bir partinin, toplumun ve siyasetin en temel kurallarını, bunun da ötesinde bizzat kendi eylemlerinin de sınırını çizecek olan kuralları koymaya kalkması, ulusal irade ile değil de ancak siyasal çıkarcılıkla açıklanır. Amaç ile aracın siyasal ahlak açısından kesinlikle uyuşmadığı, ama biçilen misyon açısından ise kesinlikle örtüştüğü nokta işte burasıdır. Ama ne hazindir ki taslağı hazırlama komisyonu başkanı dahi, bir TV programında, herkesin anayasa taslağı hazırlayabileceğini, sivil toplum örgütlerinin de böyle bir yetkisi olduğunu, dolayısıyla bir siyasî partinin de böyle bir girişimde bulunabileceğini söyleme gafletini gösterebilmiştir. Hocanın, bir sivil toplum örgütü ile parlamentoya hakim bir siyasi partinin yasama gücü arasında bir fark görmemesi, doğrusu hayreti muciptir!
Anadolu sermayesinin ideolojik tabanını oluşturan, 1950’lerden itibaren büyük bir sabırla beslenerek olgunlaşan muhafazakar siyasal dinciliğin yükselişine karşıt olarak laikliğin yükselişi, iç hatalar yanında dış çevrelerin de kaşıyarak yükselttiği etnisiteye karşıt olarak da milliyetçiliğin yükselişi, uluslararası emperyalizmin Türkiye üzerinde uygulayacağı sosyal mühendislik için kıvam dönem olarak görüldü. İki hat üzerinden beslenen sosyal çatışma alanlarının kaderini, ekonominin ve yurt topraklarının özelleştirmeler ve satış yoluyla yabancı uyruklu kişi ve/veya kurumların eline geçiyor olması belirleme durumundadır. Zira, dinsel veya etnisite alanında toplumun çatışarak bölünmesi, küreselleşen emperyalizmin işini kolaylaştırırken halkımızı yoksullaştırıp çökertir. Buna karşın, emperyalistler karşısında kaynaklarımız üzerinde söz söyleme hakkına sahip olma gücünün elde tutulması ise bölünmeyip birleşmemizden ve aramızda gerçekleştireceğimiz sosyal ittifaktan geçer. Şu hale göre, toplumsal evrilmenin düğümünü sosyal nitelikli, kültürel ya da dinsel açılımlar değil ekonomik açılım çözecektir. Diğer bir ifade ile toplumsal sorunlarımızı çözebilmenin yanında bireysel özgürlüklerin sağlanmasında da ekonomik seçişler ve özgürlükler sosyal ve kültürel seçiş ve özgürlüklere önceliklidir.
Tarafların bilinçlenip güçlenmesi demokrasi adına olumludur, ancak işlevsel değildir. AKP’nin toplumu getirdiği nokta (ya da toplumun sosyolojik olarak geldiği nokta) kararsız denge koşuludur. Her iki tarafa da yıkılabilecek olan bu denge durumunda girişilen mücadeleden toplumsal bütünsellik içinde yarar elde edilebilmesi ve bireysel özgürlüklerin sağlanması, ancak toplumun yıkılacağı alanın sol olması ile olasıdır. Ne var ki toplumun sol alana yıkılmasına, dünya konjonktürü ve güçler izin vermemektedir. İç dengeler de henüz böylesi bir mutlu sonu oluşturabilecek kadar olgunlaşmamıştır. Daha büyük bir olasılıkla toplumun yıkılacağı alan, zaten içinde bulunduğu sağ olacaktır. İşte, “liberal sol” ya da “piyasacı sol” yanında “ılımlı İslâm” bu noktada, toplumumuza ihanet olduğu kadar emperyalizmin yararınadır. Dünya emperyalizmi, çevresel ulusları parçalama projesi yanında çekindiği sosyal ya da potansiyel ekonomik dokusal oluşumları da sulandırarak içini boşaltmayı amaçlamaktadır. Dünya emperyalizminin çekindiği sosyal doku oluşumlarını dejenere ederek etkisizleştirme projesinin, “medeniyetler çatışması” savının da (daha doğrusu projesinin) tamamlayıcısı olduğunu düşünmekteyim.