1982DE YAPILAN REFERANDUM, 12 EYLUL’UN KURUMSALLAŞMASININ YOLUNU AÇTI: ‘82 Anayasası’nın kefili: Kenan Evren….

20 Ekim 2007

Türkiye, bugün 5. halkoylaması için sandık başına gidiyor. Bundan önceki dört referandumdan ilki; 9 Temmuz 1961′de, “1961 Anayasa’sı” için, ikincisi; 12 Eylül 1980 darbesinin ardından 7 Kasım 1982′de, “1982 Anayasa’sı” için, üçüncüsü; 6 Eylül 1987′de, 1982 Anayasası’nın geçici maddesiyle getirilen “siyasal yasakların kaldırılması” için, dördüncüsü ise; “yerel seçimlerin bir yıl erkene alınması” için 25 Eylül 1988′de yapıldı. Bu hafta, 1982 yılında yapılan referandumu konu edineceğiz. 12 Eylül darbesinin kurumsallaşmasının yolunu açacak olan, “Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren”in, “7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren” olduğu referandumda yaşananları gelin birlikte hatırlayalım…

TEK ADAY: KENAN EVREN

12 Eylül darbesinden iki yıl sonra 7 Kasım 1982′de yapılan halkoylamasına, 18 milyon 885 bin 488 seçmen katıldı. 17 milyon 215 bin 559 seçmen “Evet” (yüzde 91.37), 1 milyon 626 bin 431 seçmen de “Hayır” (yüzde 8.63) oyu kullandı. 9 Kasım 1982′de yürürlüğe giren 1982 Anayasa’sı ile hem Anayasa değişikliği hem de Kenan Evren’in 7. Cumhurbaşkanı olup olmayacağı halkın oyuna sunuluyordu. Sunuluyordu ama küçük bir sorun vardı. İki sorunun yanıtı da aynı oylama ile yapılacaktı. Yani ya iki soruya birden “Evet”, ya da iki soruya birden “Hayır” oyu atılacaktı. İki sandık önerisi, “Yeterli sandık yok!” yanıtıyla savuşturuldu. Kısaca, Anayasa’ya “Evet” ama Evren’e “hayır” diyebilme imkanı yoktu. Zaten bu çok da anlamlı olmazdı ya… Ne de olsa Anayasa’ya “kefil” olan Evren’di! İkinci küçük sorun ise cumhurbaşkanı adayının tek kişi oluyor olmasıydı… O kadarı da olacaktı, artık!.. Hukukçuların değerlendirmelerine bakılırsa referandumun kendisinde de sorun vardı: Referandum sonucunun “Hayır” olması durumunda ne olacağı belli değildi. Ama zaten öyle bir olasılık yoktu…

ANAYASA’NIN KEFİLİ…

1982 Anayasası’nın bu denli yüksek “kabul” görmesi, iki nedene bağlanıyordu. Biricisi ki, bu çok belirleyici bir neden değildi: baskı ve korkunun egemen olduğu o günlerde oylamada hayır oyu vereceklerin rahatça oy kullanmaları engellenmişti. Oy zarfları çok inceydi. “Hayır” oyları mavi renk-teydi ve zarfın dışından görülüyordu… İkinci ve daha akla yatkın olanı ise; eğer bu Anayasa kabul edilirse, Ordu kışlaya dönecek ve 1983 yılında Genel Seçimler yapılacaktı. Sonuçta, 12 Ey-lül’ü destekleyenler ile, “Ordu, kışlaya dönsün” isteyenler hep birlikte “evet” dedi…

1982 Anayasası; 1961 Anayasası’nın getirdiği “özgürlükleri”, “örgütlenme ve grev haklarını” rafa kaldırıyor, üniversitelerin başına YÖK gibi bir kurumu musallat ediyor, okullarda din dersini zorunlu kılıyordu… Ayrıca CHP, AP, MSP ve MHP Genel Başkan ve yöneticilerine 10 yıl, 1980 öncesi milletvekili olanlara da 5 yıl siyaset yasağı getiriyordu. En önemlisi seçmen yaşını 21′e çıkaran ve demokrasinin sakat kalmasına yol açacak “Seçim Kanunu”nun değişikliğiydi. Yüzde 10 Barajı, halkın Meclis’te temsilini engelleyen en önemli engel olacaktı…

Anayasa’yı hazırlayanlar “geçici maddelerle” kendilerini de “sağlama” alıyorlardı. 25 Ekim günü Kenan Evren’in radyo ve televizyon konuşmasıyla başlayan “Anayasa’yı Tanıtıma Kampanyası”, 5 Kasım günü yine Evren’in radyo ve televizyon konuşmasıyla sona erecekti. Danışma Meclisi’nde hazırlanan Anayasa’ya “kefil” olan Evren, “Anayasa’ya Evet!” kampanyasını sürdürürken, “Anayasa’ya Hayır!” demek yasaktı.

50 HAYIR’CI GÖZALTINDA

İşte, 28 Ekim 1982 tarihli Hürriyet gazetesinde “50 Hayır’cı Gözaltında” başlığı ile yayınlanan bir haber. 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanhğı’nın yaptığı açıklamaya göre “dış mihrakların kuklaları” olan sol ve sağ örgütler, hem de “aşırı”lari: “Anayasa ile ilgili olarak sürdürülen çalışmalar esnasında, her türlü fikrin yasalar çerçevesinde serbestçe tartışılabildiği bir ortamda…” ne yapmışlar, biliyor musunuz? Okuyalım: “Anayasa’ya hayır denmesi yolunda bir kampanya başlattıkları ve bu maksatla hazırladıkları kartpostal, broşür ve mektupları çeşitli adreslere gönderdikleri veya dağıtmaya çalıştıkları…” Her türlü fikir serbestçe tartışılırken… sen kalk mektup yaz, bildiri dağıt!..

12 Eylül’ün o karanlık günlerinde yakalanmamış, işkencehanelere, cezaevlerine kapatılmamış olan devrimciler 1982 Anayasa’sına karşı “Anayasa’ya Hayır!” kampanyası yaparak, darbeye ve darbecilere karşı çıkacaklardı. Bu topluma adeta deli gömleği gibi giydirilmeye çalışılan Anayasa’ya karşı kampanyalar düzenlendi. Bildiriler dağıtıldı, afişler, pankartlar asıldı… yurtdışında eylemler yapıldı. 9 Kasım günü Yüksek Seçim Kurulu tarafından sonuçların resmen açıklanmasının ardından Kenan Evren’in Cumhurbaşkanlığına seçilmesi ve Anayasa’nın kabulü üzerine 101 pare top atışı yapıldı. Evren, artık Cumhurbaşkanı idi…

FEZA KURKÇUOGLU

fezakurkcuoglu@birgun.net

* * *
1982 yılında “Anayasa’ya Hayır!” kampanyası düzenleyen örgütlerden bir de Türkiye Komünist Partisi (TKP) idi. Yazar Ahmet Ümit de bu kampanyaya katılanlardan biriydi. Yakalanan bir arkadaşı için yazdığı” rapor”, aslında onun yazarlık serüveninin başlangıcı olacaktı. Bir öykü gibi kaleme alınan bu “rapor” önce “Bizim Radyo” da, ardından Ahmet Ümit’in takma adı olan “K. Yalçın” imzasıyla “Atılım” dergisinde, daha sonra da Prag’da 40 dilde yayın yapan bir dergide yayınlandı, işte, o yazıdan bir bölüm…

Bu, Son Sınav Değildir

Gözleri siyah bir bantla kapatılmıştı. Dayaktan şişmiş ve morarmış yüzündeki kurumuş kan lekelerini yalayarak esen rüzgarın serinliğinde binanın dışına çıkarıldığını anladı. Hücresinden çıkarıldığında günlük işkence seansı için alındığını sanıyordu. Ama neden yeni bir yere götürülüyorlar-dı? Burada, 1. Şube’de de en ağır işkence yöntemlerini uygulayabilirler. Bir an bir umut kıvılcımı geçti yüreğinden. Yoksa serbest mi bırakıyorlardı? Ama daha sorgu bitmemişti. Umut ışığı doğduğu gibi çabucak söndü. Ama gene de beni acaba nereye götürüyorlar? Yoksa…. Deniz yoldaş [1] gibi mi? Yoksa… bu yolun sonunda kimsesizler mezarlığı mı var? (…)

Bindikleri otomobil ana yoldan saparak çukurlu bir yola girdi. Yaklaşık 15 dakika kadar gittikten sonra durdular. Delikanlıyı iteleyerek indirdiler arabadan. Ayağı bir taşa takıldı ve yere yuvarlandı. El yordamıyla doğrulmaya çalışırken bir tekmeyle tekrar yere düştü. “İşte başlıyorlar.” diye düşündü. Ama tekmelerin arkası gelmedi. Bir el onu tutarak düştüğü yerden kaldırdı. Daha önce hiç duymadığı bir ses (herhalde bu adam sorgusunda yoktu) şöyle dedi: “Delikanlı, beni iyi dinle. 10 gündür bizi uğraştırdın. Sen konuşmasan da, biz senin ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Artık bir yol ayrımındasın. Ya istediğimiz bilgileri verip yaşayacaksın, ya da bu dağ başında gebereceksin.” (…)

Biraz önceki ses yeniden konuştu. “Üçe kadar sayacağım. Evet dersen kurtulursun.” dedi. O anda iki yandan kollarından tutarak zorla yere diz çöktürdüler. Tabancanın namlusuna kurşun süren mekanizmanın sesini işitti. Tüm vücudunda bir ürperti belirdi. Ama kendini çabuk toparladı. Bunlara evet demek, yaşamdaki değerli olan her şeye hayır demekti. Polis saymaya başladı. “Bir….” Yanıt bekleyerek biraz ara verdi. “İki…..” dedikten sonra, “Fazla zamanın kalmadı, istersen aileni son kez düşün” dedi. Sesi tok ve insafsızdı. Bu sözler üzerine genç adamın usunda beliren ne anası, ne de babasıydı. Demir parmaklıklar arasında genç bir kadın ve kucağındaki bebenin hayali geldi gözlerinin önüne.

Onları 1. Şube’de görmüştü. Kadın, TKP Davası’ndan aranan kocası bulunmadığı için, polis tarafından çocuğu ile birlikte alınmıştı. Genç adamın gözaltına alınmasının üçüncü günündeydi. Üç gündür ne yiyecek, ne de içecek hiçbir şey vermemişlerdi. Susuzluktan dudakları kurumuş, dili bir pelte haline gelmişti.Açlıktan, susuzluktan, işkenceden yarı baygın yatıyordu. Bu genç ana bebesinin elindeki portakalı ne yapıp etmiş, delikanlının hücresine ulaştırmıştı. Bu küçücük portakal gencin ne susuzluğunu geçirmiş, ne de karnını doyurmuştu, ama ona büyük bir güç vermiş, onun direncini bilemişti. Genç ana portakalı ona verdiğini polis öğrense kendisini ve bebesini ne gibi tehlikelerin beklediğini çok iyi biliyordu. Her şeyi göze alarak portakalı ona ulaştırmıştı.

Ve şimdi bu ıssız dağ başında eli kolu bağlı tabanca namluları üzerine çevriliyken korkaklık göstermek, bunlar karşısında bir solucan gibi ezilip büzülmek, her şeyden önce o genç anaya ve kucağındaki gül yüzlü bebeğe ihanet etmek olurdu. Yeniden Nazım’ın dizelerini hatırladı.

“Bayramoğlu, Bayramoğlu, ölümden öteye köy var mı?” [2] Polis sert bir sesle “Üç….” dedi. Kısa bir aradan sonra, kurşun sesi karanlığı yırtarak gecenin içinde dağıldı. Delikanlı yere yığıldı. Genç adam kendine geldiğinde araba yolda ilerliyordu. Yaşama sevincini tüm benliğinde duydu. Neşeli bir Karadeniz türküsü geldi aklına. Yüreğinde korkuyla karışık heyecanlı bir çırpıntının yanı sıra poliste çözülmemenin, hiç kimseyi ele vermemenin büyük rahatlığını duydu. Kendi kendine şöyle dedi: “Bu, son sınav değildir. Savaşım sürüyor.”

K. Yalçın

[1] Kasım i982′de poliste işkenceyle öldürülen TKP MK üyesi Mustafa Hayrullahoğlu’nun parti adıdır. [2] Nazım Hikmet’in yerli gericiler tarafından 1920′de kurşuna dizilen Azerbaycanlı devrimci işçi Ali Bayramov’un anısına yazdığı şiir bu dizelerle sona erer.

Barış ve Sosyalizm Sorunları Dergisi,

Haziran 1985.