On gün önce Radikal’de bir haber çıktı: “Kazdağları İçin Ankara Bildirisi”. Başlık, insana tarihe geçmeye aday bir çıkışla karşılaşılacakmış izlenimi veriyor.
Habere göre, “Ülkemizde eğitim veren maden mühendisliği bölüm başkanları ve öğretim üyeleri, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı yetkilileri ile 20.10.2007 tarihinde Ankara'da bir toplantı gerçekleştirmiş.”
Hımmm! Pek sık karşılaşılan bir şey değil. Önemli bir gelişme olmalı. Habere göre bilim insanlarını Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı çağırmış; onlar da, bu “davete icabet etmişler”. Bu da, pek sık karşılaşılmaması gereken bir şey. Düşünsenize Bakanlık bürokratları, hocaları arıyor, Ankara’ya çağırıyor, onlar da duraksamadan bir araya geliyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı adına toplantıya (habere göre) Enerji İşleri Genel Müdürlüğü’nden Hasan U. Erdoğan katılmış. Herhalde, Hocalarda bir düş kırıklığı yaratmıştır, sıradan bir bürokratın, üstelik te madencilikle doğrudan ilişkili olmayan bir bölümden bir küçük bürokratın konuğu olmak.
Sonuca bakılırsa ellerini bağlayan bir durum var. Çünkü, toplantıdan sonra bir açıklama yapılmış, adına da “Ankara Bildirisi” denmiş!
Bildiride madenciliğin önemi, ülkemiz için önemi ve bu faaliyetlerin yasalara göre yapılıyor olduğu anımsatılmış! Bilmeyenlerin yararına!
Sonra sadede gelinmiş. “Özelde Çanakkale bölgesindeki altın madeni aramaları ve genelde madencilikle ilgili kamuoyunda olumsuz bir havanın oluşturulmaya çalışıldığını” gözlediklerini belirten hocalar, ”konu hakkında bilgisiz kişilerce bilimsel dayanaktan yoksun birçok asılsız iddiada bulunulduğu”ndan yakınmışlar. Hocalara göre bu “kişiler” maden aramalarının Kaz Dağları Milli Parkı’nda yapıldığını yayasıymış! Elbette, bunun gerçek olmadığını açıklamışlar. “Bu bölgede arama faaliyetleri sonunda ülke ekonomisine çok ciddi katkı sağlayacak maden kaynakları tespit edildiği anlaşılmış” ve “bu tespitten sonra, sürdürülen arama faaliyetlerine tepkilerin başlatılmasını”, hocalarımız “çok manidar” bulmuş.
Hocalar, Ankara’ya kadar gelmişken, “toplantıya katılan öğretim üyeleri olarak, altın dahil her türlü madenciliğin ülke kalkınması için vazgeçilmezliğini bir kez daha daha vurgular, son günlerde yazılı, sözlü ve görsel medyada ortaya atılan gerçekleri yansıtmadığı bilgisini kamuoyu ile paylaşırız” diye eklemişler.
Ankara Bildirisi’ni imzalayan 22 Hocanın yedisi Profesör, biri Doçent, beşi Yardımcı Doçent, gerisi öğretim görevlisi. Hocalar 9 Üniversite’den gelip katılmışlar toplantıya.
Ülke için önemsedikleri bir sektörde araştırma ve eğitim yaptıklarına ve kamuoyunu aydınlatma sorumluluğu taşıdıklarına inanıyor olabilirlerdi. Üniversitelerden birinde bir araya gelip görüşlerini kendileri açıklayabilirlerdi. Bunun için bir bakanlık bürokratının çağrısını mı beklemeleri gerekirdi? Dahası, böyle bir çağrıya uymak zorunda kalmaları onları hiç mi rencide etmedi? Burada bir sakatlık, bir küçük düşürülme var, ama buna rıza gösterildiği de açık. Hocaların kendilerine, bilimsel bağımsızlık, tarafsızlık ve özerkliklerine karşı saygı duydukları konusunda güven vermedikleri açık. Böyle bir durumda, duyarlıklarına saygı beklememeleri gerekmez mi?
Zaten onlar da, kamuoyunu aydınlatan, açıklayan, öğreten bir söylem kullanmamışlar, Ankara Bildirisi’nde. Nerede durduklarını, kimlere karşı olduklarını, yani kimden yana olduklarını dışavurmuşlar. Biraz da yasak savmış gibiler. Öyle de olsa, bağlanmışlar. Artık, yabancı şirket Halkla İlişkiler Müdürleri bu bildiriyi ve altındaki imzaları anımsatacaklar, yaptıklarına karşı çıkanlara. Profesörlerin, hocaların adını görenler, hemen vazgeçmeyecekler kuşkusuz muhalefetlerinden. “Bazı kişiler” sanki tepkilerinin yüreklilik ve kararlılık gerektirdiğini bilmeden girişmişler bu “manidar” karşı çıkışlarına. Hocaların kendilerini tanıyan pekçok kişi biliyor ki, aralarında açıkça yurtsever, ülkesini seven, aydın ve aydınlık olanlar çoğunlukta. Hiç kuşkunuz olmasın aralarında “Cumhuriyet Mitingleri”ne katılanlar da vardır. Ülkenin kaynaklarının talan ve telef edilmesinden belki hepsi de huzursuz. Ama kendilerini oturttukları yer de ortada. Bir çağrıya (emre) uydular ve çokuluslu şirketlerin talanına arka çıktılar.
Neden buna mecbur kaldıklarını açıklamak zor değil. Küresel Kapitalizm madencilik sektöründe dünya çapında yeni bir konumlanma içinde, yeni çalışma tarzları geliştiriyor ve yeni roller dağıtıyor. Bu rol dağıtımından bilimsel araştırma kurumları ve eğitim de payı alıyor.
Çok tipik bir gelişme var. Artık, gelişmiş kapitalist ülkelerde yeni Maden Mühendisliği eğitim kurumları açılmıyor. Eskileri de bir bir kapatılıyor.
Hepsi çokuluslu şirketlerin birer örgütü olan Uluslararası Çevre ve Kalkınma Enstitüsü (IIED) ve Madencilik, Madenler ve Sürdürülebilir Kalkınma Projesi’nin (MMSD) ortaklaşa yürüttükleri ve Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi’nin (WBCSD) desteklediği bir araştırmaya göre, gelecek 50 yılda dünyada 2000 yılında kullanılanın beş katı daha çok yeraltı kaynağı kullanılacak. Bu yüzden de iyi yetiştirilmiş teknik elemanlara gereksinim olacak. Uzmanlık alanlarının çoğalması, yeni teknolojilere uyum sağlanması ve eğitim düzeyinin yükseltilmesi açısından bu doğrultuda gelişmeler var. Bu doğrultuda dünyada (gelişmiş kapitalist ülkelerde şeklinde anlamak gerek) Maden Mühendisliği eğitimi eskisinden farklı. Doğrudan Maden Mühendisi olarak eğitilen öğrenci sayısı çok azaldı. Yerine başka disiplinlerle ara konumda, dar uzmanlık alanlarında mühendisler yetiştiriliyor. Bu açıdan bakıldığında gelişmiş kapitalist ülkelerde Maden Mühendisliği eğitimi giderek geriliyor. Bunun yerine inşaat mühendisliği, çevre mühendisliği ya da kaynak mühendiliği alanlarına kayılıyor. Bu durum Avrupa ülkeleri, ABD ve Japonya’da çok tipik.
20 yıl kadar önce hemen her üniversitede bir Maden Mühendisliği bölümü bulunan Japonya’da şimdi başka mühendislik bölümlerinin çatısı altında uzmanlık eğitimi veriliyor.
Son on yılda İngiltere’de Maden Mühendisliği programlarının sayısı 10’dan 3’e düştü.
ABD’de ise son beş yılda bu sayı 27’den 22’ye düştü. Bu bölümlerde eğitim görenlerin arasında azgelişmiş ülkelerden gelen öğrencilerin oranı da oldukça yüksek. ABD’de kurulan ilk Maden Mühendisliği okulu olan Kolombiya Üniversitesi’nin Henry Krumb Madencilik Okulu’nda şimdi az sayıda öğrenciye ve Yerbilimleri ve Çevre Mühendisliği bölümünde eğitim veriliyor. Pensilvanya Devlet Üniversitesi’nde eğitim sürüyor; ama, Enerji ve Yer-Çevre Mühendisliği Fakültesi’nde. Mişigan Teknik Üniversitesi’ndeki Maden ve Cevher Hazırlama Bölümü’nün kapatılmasına hazırlanılıyor. Madencilik jeoloji bölümüne ve malzeme hazırlama da kimya mühendisliği bölümlerine taşınıyor.
İngiltere Londra’daki Kraliyet Madencilik Okulu T.H. Huxley Çevre, Yer Bilimleri ve Mühendislik Okulu’nun bir parçasına dönüştürüldü. Programı da daraltıldı. 2001 Ağustosu’nda isteklisi olmadığı için bu bölüm eğitimden kaldırıldı.
Paris’teki Madencilik Okulu’ndaki araştırma çalışmaları özel programlarla sürdürülüyor. Ama, lisans düzeyindeki mühendislik eğitimi çok sınırlandı. Daha çok, birer yıllık mezuniyet sonrası eğitim programları uygulanıyor.
Kanada Toronto Üniversitesi’nde yeni bir maden mühendisliği bölümü kurulmasına başlandı. Ama, dört bölümde maden arama, maden hazırlama, maden mühendisliği ve jeoteknik mühendisliği eğitimleri veriliyor. Eskisinden oldukça farklı. Yine Kanada’daki Maden Mühendisliği eğitimi de veren 9 üniversitede 2000 yılında 512 lisans, 68 master ve 68 doktora öğrencisi bulunuyor.
Uzmanlık eğitiminde güçlenen en önemli ülke ise Avustralya.
Maden Mühendisliği bölümlerinin azalması öğretim üyesi talebini de düşürüyor elbette. Ancak, Kolorado Madencilik Okulu İngiliz Kolombiyası Üniversitesi ya da Paris Madencilik Okulu gibi kurumlarda araştırma asistanlarına olan talep de yükseliyor.
Buna karşılık, geri kalmış, sömürülen ülkelerde ya da eski sosyalist ülkelerde Maden Mühendisliği eğitimi sayısal baskınlığını sürdürüyor. Burada sayıca çok, ama lisans düzeyinde verilen eğitim yaygın. Mezunların arasından lisans üstü eğitim yapmak isteyenler, seçilenler, yurtdışına gidiyor. Latin Amerika, Afrika ve Asya’da, Çin ve Hindistan’da olan bu.
Örneğin, Ukrayna’da Ulusal Madencilik Üniversitesi var ve bin 825 lisans ve 83 lisansüstü öğrencisi var.
Polonya’da Stanislav Staniç Üniversitesi Maden ve Metalurji Fakültesi’nde bin 532 tam zamanlı ve bin 51 yarı zamanlı öğrenci var.
Çin dünyanın en büyük kömür üreticisi ve kömür üretimini yöneten Bakanlığının bir çok eğitim kurumu arasında Çin Madencilik ve Teknoloji Üniversitesi de var. Üniversite’nin bin 700 öğrencisi var ve Maden Mühendisliği bölümüne her yıl 120, Gübenlik Mühendisliği bölümüne 60, iletişim ve taşıma bölümüne 60, Endüstri Mühendisliği bölümüne 60 ve Yangın Söndürme bölümüne de 60 yeni öğrenci alınıyor. Çin’de Maden Hekimliği eğitimi ve Altın Madenciliği eğitimi veren birer üniversite de var.
Durum açık değil mi: Küresel Kapitalizm yeraltı kaynaklarını sömürmeye yöneldiği azgelişmiş ülkelere, Maden Mühendisliği eğitiminde de farklı bir rol veriyor: Bu sömürüde emekçi olarak kullanacağı teknisyenlerin yetiştirilmesi görevi. Ama uzmanlık eğitimini, teknoloji geliştirmeyi, araştırmaları kendisine saklıyor.
Ülkemizin bu iki kutupluluktaki yeri çok açık. Güney Afrika Cumhuriyeti, Papua Yeni Gine, Polonya, Tanzanya, Peru’ya hangi rol biçilmişse biz de bu rolü yüklendik.
Ülkemizdeki üniversitelerde 16, evet yazıyla onaltı, Maden Mühendisliği Bölümü var. Bunların eğitim programları da yalnızca maden çıkarma ve cevher hazırlama faaliyetlerine kısıtlı. Bunlardan 12’si 1980’den sonra, ülke madenciliği çöküşe geçtikten sonra kurulmuş! TMMOB Maden Mühendisleri Odası’nın Kasım 2005’te Zonguldak’ta düzenlediği “III. Maden Mühendisliği Eğitimi Çalıştayı” Raporu’na göre, 16 bölümde birinci öğretim ve dört bölümde de ikinci öğretim veriliyor. Buralara her yıl 900 yeni öğrenci alınıyor. Dünyada bizden büyüğü var mı bilinmez ama her yıl alınan öğrenci sayısını yanlış okumadınız, 900.
Bu öğrencileri, 76’sı Profesör olan 358 öğretim üyesi yetiştiriyor. Yedisinde yalnızca iki ya da bir Profesör var. Okuluna göre 144 ile 169,5 saat arasında değişen ders kredilerinin içinde kaya ve zemin mekaniği ile çevre derslerine yalnızca 2,5 ile 9 arasında değişen saat ayrılmış.
Yapılan anket sonuçlarına göre iş bulma oranı da yüzde 20-70 arasında, genellikle yüzde 50’nin altında.
Beklenenin ne olduğu açık değil mi? Önemli bir bölümü işsiz bekleyen, ucuza çalışacak, belirlenmiş programlara göre dayatılan teknolojileri uygulayacak, teknisyenlik yapacak Maden Mühendisleri yetiştirmek rolü biçilmiş bizim üniversitelerimize.
İş kazaları, meslek hastalıkları, maden işçilerini yatıştırmak ve gerektiğinde çokuluslu şirketleri savunmak bu Maden Mühendislerinin kaderi olacak. Özel olarak uzmanlık eğitimi olanağı sağlanan bazılarıysa, bu çoğunluğun alt yöneticisi olabilecek.
Ne bu mühendisler ve ne de onları yetiştiren öğretim üyeleri artık neden bakır yataklarımızın, neden nikel-kobalt yataklarımızın, neden krom yataklarımızın en zengin bölümlerinin çıkarılıp ham ya da yarı ham olarak doğrudan yurt dışına satılmasına ses çıkarmıyor.
Yurdunu, ülkesinin yeraltı kaynaklarını savunanlar ise “bazı bilgisiz kişiler”, yaptıklarıysa “manidar”.
Ankara Bildirisi’ni imzalayan hocalar başka ne yapabilirlerdi. Çağrıldılar. Yadırgamadan, kızmadan, biz bilim insanıyız demeden kalktılar gittiler. Kamuoyunu aydınlatacak, ülkemizin kaynaklarını savunacak, topluma ışık tutacak bir şey diyemediler. En sıradan, en düzeysiz polemiklere aracı oldular, imza attılar.
O 22 Hoca için şans tükenmedi.
Gelin Hocam,
Ülkenizden, ülkenizin yeraltı kaynaklarından, ülkenizin doğasından, insanınızın sağlığından, halkınızdan yana çıkın.
Ülke sanayii için hammadde üreten kamu madenciliğinin yerle bir edilişine karşı çıkın. Ülkemizin yeraltı kaynaklarının talanı ve ne varsa çıkarılıp ham olarak, sudan ucuza yurt dışına çıkarılışına karşı durun.
Biz manidarlar, yurtseverler, antiemperyalistler sizi anlıyoruz. Hoş görüyoruz. Ülkemiz bu boyunduruğu kırdığında size gereksinmemiz olacak. Onlar gidecek, siz kalacaksınız. O gün de size anlayış ve saygıyla yaklaşılacak.
Ama, asıl hesaplaşmayı siz kendi içinizde yapıyor ve yapacaksınız.
Bugünden bu talana ve yıkıma karşı çıkanlarınız ise bugün de, yarın da onurunuzla size yakışan yeri alacaksınız.
Sizi Bekliyoruz Hocam.