Orhan Aydın - Bahar deli…
Sırt üstü uzandım toprağa.Ilık bir esinti doldu yüreğime. Baharın dallara yürüyen can sesini duydum.
Gökyüzü mavi. Alabildiğine özgür bir mavi.
Bu durumlarda benim dilimi türküler kuşatır. Hasretlik türküleri, sevda türküleri.
Sonunda, aklıma dolanan tüm nağmelerden, bir sepet dolusu bahar çiçeği tadı taşar her yanıma. Bu bahar da öyle oldu.
İstanbul'a uzaktan baktığım bir vadinin aralığında, bahara el sürdüm. Tuhaf! Oysa çiçekler baş kaldıralı çok oldu.
Doğanın gelinlik giyer gibi çiçeğe bürünüp yeşermesi, seyrine doyulmaz bir tören benim için. İçinde kendi müziği, kendi dansı ve ışığı olan bir tören.
Sakin bulutların taşıdığı ılgın rüzgarlar, kocaman kızıl bir alev gibi batan akşam güneşleri ve kızıllığın içinden doğan pırıl pırıl ay,
Baharı notalara döken müzisyenlerin ezgileri içimizde gezinir hep. Toprağın uyanışının hayatın da uyanışı olduğunu anlatan direniş romanları, öyküleri, şiirleri, şarkıları ve oyunları hep bahar gibi coşkuludurlar. Gürül gürül.
Eriyen kar suları, mor sümbüllerin yanından akarken nasıl saygı duyarlarsa yaşama, işte o denli coşkuludurlar direnişin sanat denen büyülü yolculuktaki izleri.
Çünkü bahar, yalnızca toprağın değil hayatın da uyanışıdır. Hak arayan, direnen hayatın uyanışı.
Nisan ayının Mart ayından devir aldığı uyanış, Mayıs ayının tam da ilk gününde hayatın sesi olarak çoğalır. İşçiler emekçiler yaşam hakları için saf olurlar.
Kentin merkezini köstebek yuvası gibi kazan, 21. yüzyılda, "yenisini yapmak" gerekçesi ile salon yıkan, opera, bale ve senfonide özelleştirmenin somut adımlarını atan, tüm alanlarda sanat ve sanatçı düşmanlığına inatla devam eden AKP'nin tüm uygulamalarının izini sürerek, geçen yılki 1 Mayıs'ı anımsıyorum.
Devlet, İstanbul'da elini işçilerin emekçilerin üstüne uzatmıştı!
Panzerli, tüfekli, biber gazlı kılıç kalkan ekipleri, bütün bir kentte terör estirdiler.
Devlet'in İstanbul Valisi M. Güler'e göre; "kenti düşmanlar basmıştı".
Bir vali düşünün ki bu ülkenin yurtseverlerini, işçilerini emekçilerini, sendikalarını, işsizlerini, öğrencilerini "düşman" ilan edebiliyordu.
1977 kanlı 1 Mayısı'nın 30. yıl dönümünde, M. Güler ve Cerrah, kan dökmek için her tür hazırlığı yapmış görünüyorlardı.
Bunun içinde İşçilerin, emekçilerin üstüne uzanan devletin elinde, uzun namlulu tüfekler, biber gazları vardı.
Sokak aralarında, vapurlarda, metroda, çevre yollarında, otobüslerin içinde, insanlara "av" gözü ele bakan bir devlet düşünün!
Önce Beşiktaş'ta, sonra Taksim'de yurtseverlere karşı polisin güç gösterisi yapması AKP'nin işçi düşmanı kimliğinin bir kez daha ortaya çıkmasını sağlamıştı.
Vali'nin 1 Mayıs'a yönelik uygulamalarından ben dahil, yüzlerce yurttaş şikayetçi olduk. Birlikte suç duyuruları gerçekleştirdik.
Sistem çarkları, zamanla birlikte her şeyi çabuk öğütüyor. Ne oldu M. Güler ile ilgili yaptığımız suç duyurularının sonucu?
Hangi duyarlı yargıç ya da savcı bizler gibi düşünüp bu adamın, bütün bir kente işkence yaptığını savladı?
1 Mayıs 2008'e günler kaldı. Aynı vali; kurumların, sendikaların, parti ve örgütlerin haklı istemlerine karşın, neden dişlerini göstermekte bu kadar ısrarlı?
Bazı şeyleri yeniden düşünmemiz gerekmiyor.
İstanbul Valisi, devlet adına sopa sallamakla, halka biber gazı sıkmakla mı görevlidir?
Emniyet müdürü, kimin emniyetini korumakla görevlidir?
O meydan hiç kimsenin babasının arka bahçesi değil.
Daha dün, polis bayramı için iki gün üst üste trafiğe kapatılan meydanı, en çok işçiler ve yurtseverler hak etmektedir, çünkü o meydan, 1 Mayıs 1977'de işçilerin ve devrimcilerin kanları ile yıkanmıştır.
Bahar deli. İçimizdeki şarkılar coşkun. İşçiler, emekçiler, yurtseverler, devrimciler kararlı.
Hayatın şarkısını birlikte haykırmak için, Taksim'de saf duracağız.