Özgür Müftüoğlu - AB ve darbeler üzerine…


Türkiye'de her derdin dermanı olarak gösterilen AB'den beklentiler arasına bir de "darbe önlemek" eklendi. Ekonomik kriz bir taraftan kapıyı çalıp AKP, İslamcı kadrolaşma ve yargıya müdahalede ipin ucunu kaçırmaya başlayınca ve sistem içinde AKP'ye bir alternatif ortaya çıkmayınca darbe söylentileri giderek daha yüksek seslendirilmeye başlandı. Hal böyle olunca "demokrasi havarisi" olarak kabul edilen AB derhal devreye sokuldu. Önce Türkiye'de ordunun işlevleri ve parlamenter demokrasinin gerekleri üzerine söylevlerde bulundu, daha sonra ise AB'nin en üst düzey yöneticisi TBMM'de AKP Hükümetine destek verirken bir başka taraftan da Avrupa Parlamentosu'ndan yine bu yönde bir bildiri yayınlanması girişiminde bulunuldu.

Burada ortaya çıkan iki temel soru vardır. Birincisi gerçekten bir darbe beklentisini haklı çıkartacak koşullar mevcut mudur? İkincisi ise AB'den Türkiye'de olası bir darbe girişimini engelleyeceği beklentisi gerçekçi midir?

Türkiye'de farklı yoğunluklardaki darbelerin gerçekleştiği koşullara baktığımızda (27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat) bunlar arasındaki en temel ortaklığın, Türkiye'nin kapitalist birikim rejiminin gerektirdiği düzlemin dışında kalması karşısında bu darbeler sayesinde kapitalizmin dönemsel koşullarıyla entegrasyonun sağlanması olduğunu görürüz. Bu nedenle tüm darbe süreçlerinde ne ABD ne de AB darbelerin karşısında olmamış aksine ABD açıkça, AB ise çoğu zaman sessiz kalarak darbelere destekte bulunmuştur. Bugüne geldiğimizde, iktidarda ABD ve AB'nin Türkiye'nin kapitalizme entegrasyonunu sağlamak üzere görevlendirdiği bir hükümet vardır. Ve bu hükümet beş buçuk yıldır bu görevi büyük bir başarıyla yerine getirmektedir. Öte yandan, uygulanan politikalara karşı gerek Meclis içinde gerekse Meclis dışında ciddi bir muhalefet yoktur. Bunun en açık delili, sermaye dışında tüm toplumun sosyal güvenlik ve sağlık hakkını büyük ölçüde ortadan kaldıran SSGSS'nin yasalaşma sürecinde sendikaların ve diğer demokratik kitle örgütlerinin ortaya koyduğu etkisizliktir. O halde hükümetin ABD, AB ve yerli sermaye ile elbirliği içinde sermaye birikim rejiminin tüm gereklerini yerine getirdiği ve buna karşı toplumsal muhalefetin de en zayıf noktada olduğu bir dönemde darbe beklentisi içinde olmak pek de gerçekçi değildir.

Dolayısıyla ikinci soruya da cevaben, kapitalist sistemin en temel unsurlarından biri olan AB'den beklenecek olan, olası bir darbeyi engellemesi değil aksine, istediği koşulları yerine getirmeyen bir siyasi oluşumun iktidarda bulunması halinde bir darbenin destekçisi olmasıdır. Bunun en açık örneği 27 Mayıs darbe sürecinde yaşanmıştır. 1959 yılında AB'ye (o günkü adıyla Müşterek Pazar'a) üyelik için başvuruda bulunan Türkiye'nin önüne dönemin birikim rejiminin gereği olan talep yönlü politikalara uyum şartı konmuştur. Bu bağlamda Türkiye'den istenenler içerisinde grevli sendika özgürlüğü, sosyal güvenlik sisteminin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasını da içeren sosyal politikalar vardır. Ancak DP, bu politikaların yaşama geçirilmesine yanaşmamış ve AB'nin bu istekleri ancak darbe rejimi içerisinde gerçekleşmiştir. 1961 yılında grevli toplu sözleşme hakkı ve sendikal özgürlükler Anayasal güvence altına alınmış, 1963'te bunları düzenleyen yasalar çıkartılmış ve bunların ardından aynı yıl içinde AB ile Ankara Anlaşması imzalanabilmiştir. 12 Mart 1971 darbesine AB'nin (o dönem AET) tepki göstermesi bir tarafa Türkiye-AB ilişkilerinde önemli ilerlemeler kat edilmiştir. 12 Eylül 1980 darbesine karşı önceleri sessiz kalan AB, darbenin üzerinden iki yıl geçtikten sonra Türkiye ile ilişkilerini askıya almıştır. 1986 yılından itibaren de darbe rejiminin devamı olan ANAP Hükümetiyle sıcak ilişkilerini devam ettirmiştir. 28 Şubat 1997 sonrasında da yine Türkiye-AB ilişkileri daha da hızlanarak sürmüştür.

Sonuç olarak şu söylenebilir: Türkiye'de darbelerin nedeni kapitalist sisteme eklemlenmeyi sağlamaktır. AB de kapitalist sistemin kurallarıyla işleyen bir kurum olarak üyelik süreci görüntüsü altında Türkiye'nin bütünüyle sisteme entegre olmasını amaçlamaktadır. Yani, bir askeri darbe ile AB üyelik süreci sonuçları itibariyle önemli benzerlikler içermektedir. O halde AKP ile AB'nin sözde darbe tehdidi üzerinden oynadıkları "demokrasicilik" oyunu neyin nesidir? Yoksa AKP ile AB el ele bir sivil darbe mi gerçekleştirmektedir?