ERGENEKON İSTİSNA DEĞİL KURALDIR – 2


Ateşin dumanı sönerken çok çıkar


FİKRET BAŞKAYA

İttihatçılar 1908’i izleyen bir dizi darbeler ve suikastlarla [31 Mart ve Mahmut Şevket Paşa suikastı, vb.] 1913 yılına gelindiğinde iktidar üzerinde tam bir denetim sağladılar. Bağnaz bir dikta rejimi kurdular, her türlü muhalefeti ezdiler, kendileri dışındaki herkesi düşman ilan ettiler. Aslında II. Meşrutiyet denilen, bilinen anlamada bir meşruti yönetim kurmaktan çok, Padişahı by-pass eden askeri bir darbeydi. İzleyen dönemin anlaşılması bakımından büyük önem arz eden bir husus da, gizli örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidarı ele geçirmesine rağmen gizli örgüt olarak kalmasıdır. En azından örgütün Merkez-i Umumisi gizliliğini korumaya devam etti. Bunun anlamı iktidarın sadece görünen yöneticilerden ibaret olmaması veya ikili bir yapının mevcudiyetidir. İttihatçılar Birinci emperyalistler arası savaşın ardından yaklaşık beş yıllık [1918-1922] bir belirsizlik ve bocalama döneminin sonunda, 1923 de bir darbeyle rejimin adını Cumhuriyet olarak değiştirdiler.

Nasıl 1908 gerçek anlamda bir meşrutiyet rejimine denk gelmiyorduysa, 1923’te cumhuriyete benzemiyordu ama resmi söylem, harikalar yaratıldığını, yepyeni bir çağın başladığını, vb. söylemekten geri kalmadı… 1923 sonrası tipik bir dikta rejimiydi. Tüm modern kurum, söylem ve mekanizmalar, ‘ilkeler ve inkılâplar’, diktatörlüğü takviye etmek içindi. Eğer mutlaka bir modernleşmeden söz edilecekse, modernleşen toplum değil devletti. Bu zaman zarfında devlet/hükümet/parti özdeşliği olduğu için, benim asıl devlet partisi [ADP]dediğim odağa [iktidarın görünmeyen kanadı] pek iş düşmedi. Cumhuriyet denilen dönemde de devlet/halk ilişkisinin yönü ve mahiyeti değişmedi, imparatorluk döneminde geçerli olan yabancılaşma devam etti ama bir farkla: yönetici cumhuriyet eliti halkı adam etmek istiyordu. Başka türlü söylersek, kendi suretinde bir toplum yaratmak istiyordu…

Bu bakımdan kendi halkını sömürgeleştiren bir rejim söz konusuydu. Kemalist yönetici bürokrasi, Avrupalı sömürgecilerin yaptığının bir benzerini gerçekleştirmek istiyordu. Bu sorun üzerinde önemle ve ısrarla durmadan yaşanan süreci yetkin bir tarzda kavramak mümkün değildir. İttihatçıların birinci iktidar dönemi 1908’den yaklaşık 1946-50’ye kadar devam etti. İkinci emperyalistler arası savaşın sonunda hem dünyanın manzarası değişmiş hem de mevcut haliyle dikta rejimini sürdürmek zorlaşmıştı. İç ve dış faktörlerin diyalektiği yeni bir yönetim üslubunu dayatıyordu. Halkı bütünüyle siyasi sürecin dışında tutmak artık eskisi kadar kolay değildi. Halkın sürece dâhil edilmesi için kapı azıcık aralanmalıydı… Bu aşamada tam bir muvazaa olan “çok partili sisteme” geçildi.

Aslında birden çok partinin kurulmasına izin verilmişti. Artık izinle kurulan-kurdurulan partiler dönemi açılmıştı. İşte Asıl Devlet Partisi [ADP] bu yeni dönemde tekrar önem kazandı. 1946 da bir muvazaa [danışıklı döğüş] sonucu kurulan Demokrat Parti, 1950 seçimlerinde ezici çoğunluk sağlayıp hükümet kurdu. İttihatçıların bir kesimi yeni partinin yöneticileriydi. 1950-1960 döneminde Demokrat Parti [DP] üst üste üç seçim kazandı ve bu zaman zarfında kitlelerin sınırlı da olsa sürece dahil olması Asıl Devlet Partisini [ADP] kuşkulandırdı. ‘Ayak takımının’ işe fazlaca karıştığını düşünüyorlardı. Güdümlü muhalefetin güdümlü olmaktan çıkma ihtimali ‘memleketin sahiplerini’ telaşlandırmıştı. Bilindiği gibi insan iradesi işe karıştığında, güdümlü hareketlerin her zaman güdümlü olmaktan çıkma potansiyeli vardır. Aslında 1950-60 on yılı Asıl Devlet Partisi [ADP] için bir ‘deneme dönemiydi’. Demokrat Parti’nin Adnan Menderes hükümetinin baskıcı yöntemlere başvurması bahane edilerek 27 Mayıs 1960 da yapılan darbe, 1946 da aralanan kapının biraz daha kapatılması içindi…

Gerçi Menderes hükümeti 1958 sonrasında baskıcı yöntemlere daha çok başvuruyordu ama bu asla bir darbe gerekçesi olamazdı. Asıl önemli olan bağnaz bir özgürlük ve demokrasi düşmanı olanların bu durumu bahane etmiş olmalarıdır. Zira, İttihatçı geleneğin adamları hiç bir şeyden özgürlük ve demokrasiden korktuğu kadar korkmazlardı… (*)

KULİSTEN YÖNETMEK
Halkın sürece dahil olmasının önünü kesmek, değilse sınırlamak, kuliste kalarak yönetmeyi sağlayacak bir yapı ve işleyiş oluşturmak üzere harekete geçildi. Öyle bir kurumsal yapı ve işleyiş oluşturmalıydı ki, bir daha darbeye gerek kalmasın… Elbette böyle bir şey mümkün değildir zira insan iradesi [toplumsal dinamik] işin içine giriyor. Cuntacılar ayak takımının işe karışmasını engellemek üzere bir dizi kurum oluşturdular: MGK, Senato, Anayasa Mahkemesi, Tabii senatörlük, Kontenjan senatörlüğü, Devlet Planlama Teşkilatı [DPT], ordu iç hizmet tüzüğünün bir maddesi kanun haline getirilerek ordunun darbe yapması nerdeyse yasal hale getirildi… Bütün bunlar seçimle gelen hükümetlerin iktidar olmasını engellemek içindi. Böyle bir kurumsal-ideolojik ortamda varolan siyasi partilerle Asıl Devlet partisi arasında bir tür müteahhit/ taşeron ilişkisi veya işbölümü oluşmuştu. Siyasi parti hükümeti ancak kendisine bırakılan işlerle ilgilenebilirdi. Mesela Kürt sorunuyla ilgilenmeleri yasaktır.

O Asıl Devlet Partisinin ilgi alanındadır… Seçim kazanıp hükümet kuran bir siyasi partinin bu durumunu sürdürebilmesi için kendini Asıl Devlet Partisi‘nin üslubuna uyumlandırması gerekiyor. Aksi halde bir darbeyle tasfiye edilmekten veya oyun dışına atılmaktan kurtulamaz…
Velhasıl 1961 anayasasıyla gelen kurumsal yapılar ve mekanizmalar demokrasinin değil, Asıl Devlet Partisinin kulisten yönetmesini sağlayacak kurum ve mekanizmalardı. Sol hareket anayasadaki bazı maddelere bakarak, anayasayı demokratik bir anayasa olarak görme eğilimindeydi, dolayısıyla kurulan tuzağın farkında değildi.
Kaldı ki bir yasanın niteliğini belirleyen içerdiği kimi maddeler değil, kimin tarafından nasıl yapıldığı, arkasında hangi gücün bulunduğudur…

Nitekim öyle olduğunun anlaşılması için fazla zaman gerekmedi. 1971 darbesiyle anayasadaki kimi ‘fazlalıklar’ temizlendi, 12 Eylül 1980 cuntasıyla da anayasa tümden çöpe atıldı. Anayasayı yapan da, çöpe atan da memleketin sahipleriydi.
Fakat gerisinde Asıl Devlet Partisinin bulunduğu cuntacılar muratlarına bir türlü eremediler, kuliste kalarak yönetmeleri mümkün olmadı. Yaklaşık onar yıllık aralarla kulisten sahneye çıkmak zorunda kaldılar. 1960 darbesiyle kurulan tuzak 1971 darbesiyle ama asıl 12 Eylül’le iyice takviye edildi. 12 Eylül cuntası siyaseti nerdeyse yasaklamıştı.
(*) Rejimin niteliğine ilgi duyan okuyucu Yediyüz, Paradigmanın İflası ve Reel Atatürkçülük adlı kitaplarla, ozguruniversite.org’daki güncel yazılara bakabilir.
Not: Makalenin devamı yarın da yayımlanacak.