Gamze Erbil - Başbakan, 1 Mayıs ve sınıf diktatörlüğü


1 Mayıs ile ilgili gelişmeler ve Tayyip Erdoğan'ın "Taksim tartışmaları" konusundaki her açıklaması kaçınılmaz olarak işçi düşmanı konumunu teşhir ediyor.

Başbakan işçileri hedef alan “ayaktakımı” nitelemesine dönük tepkilerin ardından ne kadar “emekçi dostu” olduğunu kanıtlama derdinde. Ancak takvim izin vermiyor.

1 Mayıs ile ilgili gelişmeler ve “Taksim tartışmaları” konusundaki her açıklaması kaçınılmaz olarak işçi düşmanı konumunu teşhir ediyor.

“Taksim tartışması”nın böyle bir sınıfsal ayrıştırıcılığı var.

1977 1 Mayısı’nın toplumsal bellekteki karşılığı ve bunun sınıfsal niteliği son derece açık çünkü. Bu konuda bir bellek kazıma operasyonuna girişilemedi ve henüz mesele dizilere de konu olmadığından “saflığını yitirmedi”. Elbette hakkında konuşulurken kavrandığı kadar net konuşulamıyor: “Bir takım tatsız olaylar”… “Acı hatıralar”… “Sahne olunan ağır provokasyon”…

Başbakan dün partisinin TBMM Grup Toplantısında yaptığı konuşmanın ilgili bölümünde 1 Mayıs’ın tarihinden başlıyor: “1886 yılında ABD’de ilk kez kutlanmaya başlanan 1 Mayıs, 1911’den beri de Türkiye’de işçilerin, çalışanların sorunlarını dile getirdikleri, çözümler aradıkları önemli bir platform olarak iş görüyor.” Bu ilginç (!) girişin ardından hemen beklenen sözler geliyor. “Benim burada çok açık net konuşmam lazım” diyor Erdoğan ve “Özellikle 1977 ve 1996 1 Mayıs’ı, sahne olduğu ağır provokasyonlar sebebiyle milletimizin derin hafızasında olumsuz izler bıraktı” cümlesiyle devam ediyor.

Öncelikle başbakanın “çok açık net konuşma” iddiasını önemsemek lazım. Her ne kadar konuşmanın devamında hiçbir “açıklık ve netlik” sağlanamasa da, “tabusal alana, delikanlı bir giriş yapacağım” demek istiyor. Biraz da yapıyor.

1977 ve 1996 1 Mayısları gerçekten de “ağır provokasyonlar”a sahne olmuştur. Ağır devlet provokasyonlarına… ve her seferinde de “illegal grupların isyan-çatışma provası istihbaratı alındığı” yalanıyla birlikte…

Birinci mesaj: Provokasyon söylemi, provokasyon tehdidini içermektedir. Hem muhataplarına, hem de tribünlere. Olayın bir türlü “çok açık ve net” konuşulamamasının nedeni de budur. “77 1 Mayısı’nda bir katliam yapıldı, bunu anmaya, yeniden kurcalamaya kalkarsanız, benzeri bir şeyle karşılaşabilirsiniz” denemeyeceğinden ama bu mesajın verilmesi de şart olduğundan böyle gevelenmektedir. “Olumsuz izlerin, milletimizin derin hafızasında” olmasının açıklaması da buradadır.

Konuşmada ikinci örnek olarak 1996 1 Mayısı’nın seçilmiş olması muhataplar açısından daha bir manidardır. 1977 1 Mayısının anlamı bellidir. Ama 77’nin yanına koymak için aradaki 30 yıl içinden –ki bir çoğunda “ağır provokasyonlar” sürmüştür- gidip de 1996’yı seçerseniz bunun altında başka şey aramak gerekir.

Erdoğan’ın ikinci mesajı, geçen yılkinden farklı olarak, bu yıl solun toplumsal meşruiyetini sorgulatacak bir kampanya hazırlığını da yaptıkları mesajıdır. Yok o kadar değil, derseniz; böyle bir temennileri olduğunu ya da bunu arzuladıklarını söyleyerek geçebiliriz: İşçi sınıfıyla buluşmak zorunda olan, buluşmanın eşiğindeki Türkiye solunu bir kez daha “tukaka” ilan etmeye çalışmak…

“Taksim tartışmaları”na solun tarihsel haklılığı dışında başka bir siyasi silahı ya da organize bir aklı olmaksızın girmekte olduğunu düşünürsek bu konuyu dikkate almak gerektiği açıktır.

Erdoğan ayrıca sendikaları da tehdit etmiş ve “eğer hizaya gelmezseniz, sizi de provokasyon örgütü ilan ederiz” mesajını net bir biçimde iletmiştir.

***

Tüm bu mesaj ve temennilerin sınıfsal karşılığı bellidir. Bu mesajları içeren bir konuşmada başbakanın “cumhuriyet tarihinin en emek dostu hükümetiyiz” yolundaki sözleri çağımız siyasetinin üzerinde durmaya bile değmeyen palavralarından biridir. Erdoğan 1 Mayıs’ta emekçilere savaş ilan etmiştir ve temsilcisi olduğu sınıf adına gözünü kararttığını açıklamaktadır. Ve bu “en demokratik Türkiye” yanılsamalarının olduğu bir ülkede “belli bir gün” icra edilen/edileceği ilan edilen bir sınıf diktatörlüğü olarak karşımıza çıkmaktadır.