GEÇTİĞİMİZ YÜZYILIN EN UZUN KENT KUŞATMASI


Kuşatmanın 16. yılında Saraybosna

Amir Telibecirovic-Lunjo (*)

Ne zaman Bosna’daki savaşın yüzyıllarca süren düşmanlığın bir sonucunu olduğunu duysak savaşı bizzat yaşamış kişiler olarak boğazımızda bir acılık duyarız.
Babam, büyük babam, amcam ve kuzenim dışında ailemin çoğu bu savaşta hayatta kalmayı başardı. Geride kalanlar olarak ölüm dışında savaşın getirdiği birçok şeyi yaşadık: Yokluk, açlık, çaresizlik, korku, üzüntü, öfke, hayal kırıklığı, hastalık, yorgunluk ve sinirlilik hali. Fakat her yerde olduğu gibi savaşın yok etme isteğine karşı direnç bizi korudu ve ayakta tuttu. Şimdi geriye baktığımızda bütün o acı ve trajediye karşın kendimizi, kendilerini düşmanlık ve paniğe teslim edenlerden şanslı buluyoruz. Nereye gidersek gidelim bize düşmanlık sunulsa da biz bunu kabul etmedik. Ne iyi ki çoğunluğumuz böyle düşündü ve hissetti. Böyle hissetmemizin ve öyle hissetmeye devam etmemizin nedeni iyi veya kötü şartlar altında moral destek veren insanların bize kazandırdığı umut ve meydan okuma gücüydü. Savaşın başından beri umudun ve inancın bizi terketmediği bu dönem boyunca yakın ve uzak çevremizden eziyet kadar iyilik de gördük.

1992’deki Saraybosna kuşatmasının ilk birkaç ayında Ilıca’da yaşıyorduk. Etnik temizlik başladığında ise biz yanlış yerde ve yanlış isimde olanlardık. Savaşın ilk birkaç haftasında paramiliter güçler Sırbistan, Dağlık Karadağ ve Bosna’nın bazı bölgelerinden devşirilmişti. Gerginlik her geçen gün büyüyordu. Etnik kökenleri yanlış olanlar tutuklanmaya başlamıştı. Bunlardan bazıları bölgeyi terketmesi koşuluyla salıverilirken bazıları geri dönmedi.

Etrafımızdaki tanıdık yüzler giderek azalıyordu. Başka milliyet ve etnik kökenden olan kişiler ya zorlandıkları için ya da savaşın gelişini hissettikleri için evlerini terketmeye başlamıştı. Bizim binamıza da tutuklama yapmaya gelen devriyeler uğradı. Kapılar akşam kapanırdı. Sekiz gibi başlayan aramalar sabaha dek sürerdi. Binanın cam kapısı çalınır çalınmaz o zamanlar 60 yaşlarında olan Aco Amca (Aleksandar Antanasijevic) aşağıya iner ve gelenlerle ilk konuşan o olurdu. Aco Amca savaştan sonra sağlık sorunları nedeniyle öldü. Birkaç kez Aco Amca’nın uzun pazarlıkları sonucu devriyeler binayı aramadan dönmüşlerdi. Kapının çalındığını duyar duymaz Aco Amca bizi ve Sırp olmayan diğer komşuları bodruma indirir, onlar gidene kadar kömürlerin arasında beklerdik. Aco Amca Sırp olduğu için gelen devriyeler onun verdiği bilgiye güvenirdi. Bundan daha önemlisi bizi koruyacak ve güvenebileceğimiz Aco Amca’mızın olmasıydı. Yüzündeki gülümsemenin ve sesindeki yumuşaklığın kaybolmasından bizi saklayarak aldığı riskin giderek büyüdüğünü anladık. Aco Amca gibi ‘saklama ve koruma suçu’nu paylaşan çok kişi vardı. Sonunda o yılın mayıs ayı geldiğinde Ilıca’daki hayat hepimiz için dayanılmaz hale gelmişti; ancak Saraybosna’nın kenar mahallerine barikatları aşarak gitmek çok zordu. Kaçışımızı da yine hayatını bizim için riske atan babamın bir Sırp arkadaşı Milorad Lalovic ayarlamıştı. Bu geçişler bazı ailelere çok pahalıya mal oluyordu. Çünkü ‘yardım’ edenler ailelerin elindeki para, mücevher gibi değerli eşyaları alıyorlardı. Ancak Milorad Lalovic bizden asla böyle birşey istemedi. Kent içine taşındıktan sonra bir süre akrabalarımızın yanında kaldık. Daha sonra kendimize başka bir ev bulduk.

Buna benzer birçok fedakârlık ve dayanışma öyküsü yaşandı. Bunlardan biri de Saraybosnayı savunurken aynı birlikte savaşan biri Boşnak biri Sırp iki Bosnalı arkadaşın hikâyesiydi. Daha sonra birliğe sadece Boşnak gönüllülerin alınması kararı çıkınca buna ilk itiraz eden Boşnak gönüllü, Sırp arkadaşıyla birlikte çok etnikli birliklerden birine geçmeyi tercih etti. Bu hikâyeler bazı arkadaşlıkları sonlandırırken bazılarını güçlendirdi.
Bosna’daki etnik şiddetin tarihsel ve geleneksel olduğuna ilişkin önyargıların yanlışlığı savaş sırasında ve savaştan sonra kanıtlandı. Bosna-Hersek’te, Saraybosna ve diğer birçok kent merkezinde farklı dinler ve etnik kökenden olanlar bir arada yaşamayı başardı. Etnik nefret savaşın nedeni değildi ancak sonucu olmuş olabilir. Savaşın nedeni için ise toprak ve diğer kaynaklar konusunda açgözlü tutumlara ve ötekinı görmezden gelme ısrarına bakmak gerekir. Bu belki etnik biraradalığı siyah ve beyazın yanyana duruşunun olanaksızlığı gibi resmeden ünlü analizciler, diplomatlar ve gazeteciler için bir hayal kırıklığına yol açabilir. Balkanlar birçok bakımdan o kadar renklidir ki siyah ve beyaz o binlerce renk cümbüşü arasında kaybolur. Bosna-Hersek de Balkanlar’ın ortasında küçücük bir coğrafya olarak doğasının, tarihinin ve insanlarının renklerini yansıtır. (**)

SARAYBOSNA VE BELGRAD İÇİN NİSAN’IN 6′SI
Balkanlar, yirminci yüzyıl boyunca ve özellikle II. Dünya Savaşı ve 90’lardaki savaşlar arasında yaşanan sosyalist komünist dönemden, yani eski Yugoslavya’dan kalma birçok yıldömümüyle dolu. Bazıları kutlamak bazıları lanetlemek için hâlâ zihinlerdeki yerini koruyor. Kimi yıldönümleri batıl inançlara, tarihsel olaylara, manifestolara, dinsel törenlere ve/veya ideolojilere dayalı milli ya da milliyetçi tarihler, bazıları ise mutlu ya da trajik gerçek olaylara dayalı. Şurası açık ki, birçoğu savaşlar ve devrimler sırasındaki etnik ve dinsel oluşumlarla karışık ideolojik ve politik olaylara dayanıyor. Elbette hepsinin araştırılması ve analizi uzun zaman ve yoğun bir enerji gerektirir ve hatta olanaksızdır. Bu nedenle bu yazı 6 Nisan’ın Saraybosna için ne anlama geldiğini irdelemekle sınırlı. Balkanların ortasında kurulu küçük bir ülke ve karmaşık bir devletin başkenti olarak Saraybosna zengin ve hareketli bir tarihe sahip. Bazı Bosnalı gençlerin kara mizahla karışık olarak söyledikleri gibi aslında ’’kaldıramayacağımız kadar büyük bir tarihimiz var’’ ya da bu büyük tarih bu küçük ülke için çok ağır.
6 Nisan tarihi garip bir şekilde Saraybosna’nın modern tarihiyle yakından ilişkili. Numerologlar bu tarihin matematiksel ve spiritüel karmaşıklığını ilginç bulabilirler. İçinde bulunduğumuz yıl üç buçuk yıl süren ve modern insanlık tarihinin en uzun kuşatması olan Saraybosna kuşatmasının başlangıcının 16’ncı yıldönümü. Modern tarihin ne olduğu tartışmalı bir konu olmakla birlikte eğer geçtiğimiz 20 yüzyıla bakacak olursak, Saraybosna kuşatması İspanya iç savaşındaki Madrid kuşatmasından veya II. Dünya Savaşı’ndaki Stalingrad kuşatmasından daha uzun sürdü. Belki yanlış anlamaları ortadan kaldırmak için bu kuşatmanın yukarıda anılanlardan daha kötü değil ama daha uzun olduğunu bir kez daha hatırlatmak önemli. Bunu en iyi o günlerin koşullarında yaşam savaşı veren Madridliler ve Stalingradlılar bileceklerdir. 6 Nisan sadece Saraybosna’nın işgalinin yıldönümüne değil; Bosna ve eski Yugoslavya’nın tarihindeki başka bir tarihsel olaya daha işaret ediyor. II. Dünya Savaşı’nda Saraybosna kendilerini destekleyen radikal milliyetçi Hırvat güçleri Ustaşalar ile birlikte Nazi Birliklerince işgal edildi. Ünlü komünist lider Josip Broz Tito tarafından örgütlenen anti faşist mücadele, bölgedeki Nazi baskısına karşı başlıca askeri direnç olarak bilinir ve partizan olarak anılır. Bu hareket komünist ideolojiden etkilenmiş olsa da komünist olmayanların da katıldığı özünde antifaşist olan çok etnikli bir hareketti. Böylece 1945’te partizan birlikler Saraybosna’nın işgalden kurtarılması için harekete geçtiler. Aynı yıl 5 Nisan’da Saraybosna’ya giren birlikler 6 Nisan’a dek çarpışarak Nazileri ve Ustaşaları kovdu veya esir olarak ele geçirdi. Bu olaydan sonra 6 Nisan II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Saraybosna’nın bağımsızlık günü olarak kutlanmaya başladı.

Fakat 1992’de Bosna eski bir devlet olmasına karşın yeni bir bağımsız ülke olarak tanınmaya (Bosna en son 15. yüzyılda bağımsız bir devlet olmuştu) başladı ve Yugoslavya’dan yani Slobodan Milosevic yönetimindeki Sırbistan ve Dağlık Karadağ’dan ayrıldı. Hemen ardından Bosna kent ve köylerine saldırılar başladı. Saldırılar mümkün olduğunca Bosnalı Sırpları kullanmak isteyen Belgrad tarafından planlanıp ve gerçekleştirildi. İzleyen olaylar II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’daki ilk soykırımın, etnik olarak Boşnaklar olarak bilinen Bosnalı Müslümanların yokedilme girişiminin yolunu açmış oldu. Öncelikle Sırp, kısmen Hırvat ordusu tarafından gerçekleştirilen etnik temizlik ve soykırım girişimi -başta gizli tutulan ancak sonradan açıklanan- Hırvat lider Franjo Tudjman ve Milosevic arasındaki Bosna’yı Hırvatistan ve Sırbistan arasında paylaşma planının bir parçasıydı. Birçok Bosnalı, Sırp ordusunu Çetnikler olarak adlandırdı; çünkü bu yolla şiddet yanlısı ve milliyetçi olmayan Sırpları etnik temizlik amaçlı Çetnik ideolojiyi destekleyenlerden ayırmak istiyorlardı. Saraybosnalı birçok kişi bütün Sırpları savaş çığırtkanlığı ile suçlamadı; Çetnikler ve diğer Sırplar arasında ısrarla bir fark koydu.

Çetnikler II. Dünya Savaşı yıllarında bile Büyük Sırbistan’ı kurmak için Sırp olmayanları ayıklamayı isteyen fanatik gerillalardı. II. Dünya Savaşının başlangıcında birkaç ay sonra Tito’nun partizanlarıyla birlikte Alman işgaline karşı savaşmış ancak taraf değiştirerek bölgedeki partizanlara ve diğer Sırp olmayanlara karşı savaşmışlardı. Tito döneminde bu hareket tıpkı Hırvat eşitleri olan Ustaşalar gibi yasaklanmıştı. Fakat Milosevic döneminde hareket aslen Dağlık Karadağ’da doğmuş ve büyümüş olan Bosnalı Sırp Radovan Karadzic’in öncülüğünde Bosnalı Müslüman nüfusu ve onların kültürel mirasını yok etmeyi hedefleyen yeni faşist programla yeniden canlandı. Nüfusu ve kültürel mirası yok etme girişimi yüzlerce cami, Sufi tekkesi, mescid ve UNESCO korumasında olanlar da dahil bütün tarihsel ve kültürel anıtları hedeflemişti. Boşnaklar gibi bazı yerlerden kovulan veya terketmek zorunda kalan Hırvatlara ait Katolik kiliseler de bu yıkımdan payını aldı. Çetnikler ve Ustaşalar Taliban’ın köktenci fanatiklerinin Ortodoks Hıristiyan versiyonları olarak anılabilecek şoven milliyetçilerdi. Onların Taliban’dan farkı bu yıkıma II. Dünya Savaşı’nda ve 1990’larda çoktan kalkışmış olmalarıydı.
Çetnik ideolojiye karşı Bosnayı destekleyen Sırplar, Bosna’nın Saraybosna’yı da kapsayan kentsel alanlarında yerleşmişlerdi ve Çetniklere karşı Bosna direnişine katılarak Boşnak ve Bosnalı Hırvatlarla birlikte Bosna ordusunu oluşturmuşlardı. Bosnaklar Saraybosna’daki nüfusun çoğunluğunu oluştursa da kuşatmanın sürdüğü üç buçuk yıl boyunca Saraybosna bu üç etnik-dini (Müslüman Boşnaklar, Katolik Hırvatlar ve Orotoks Sırplar) grubun biraradalığından güç aldı. Bu üç dinden ve etnik kökenden gelen üç ayrı grup bütün baskı ve zorluklara karşı ayrılmayarak birlikte yaşadı ve öldü. Bu dönemde etraftaki dağlara ve tepelere konuşlanmış Çetnikler neredeyse hergün düzenli olarak açtıkları ateşle Saraybosna’yı bomba ve kurşun yağmuruna tutuyordu. Sivil halka yönelik nişancı atışları, elektriğin, suyun ve gıdanın kesilmesi de kuşatmanın bir parçasıydı. Bosna ordusu, işgali içerden kıracak silah gücüne sahip değildi; ancak kenti korumak ve kent halkının hayatlarını kurtarmak konusunda kararlıydı. Elbette Bosna’nın diğer bölgelerinde ve Hırvatistan’da yaşayan sıradan Sırp halkı da Bosnalı paramiliter gruplar veya Hırvat güçleri tarafından uygulanan zulüm ve şiddete maruz kaldı. II. Dünya Savaşı’nda Hırvatistan’da yaşayan Sırplar gibi etnik temizliğin kurbanı olmayan Sırplar da mülteci olarak zor zamanlar yaşadı.

İnsanlık tarihindeki bütün savaşlarda saldıran ya da savunan tüm taraflar savaş suçu işler. Bu savaşta da aynısı oldu. Suçların derecesi ve nedeni taraflar için aynı değildi; fakat taraflardan biri ağır suçlar işlese veya saldırıyı ilk başlatan olsa bile suçun moral niteliği onun derecesinden, sayısından, nedeninden ve gerekçesinden daha önemlidir. Saraybosna, Tuzla ve Zenika gibi Bosna ordusunun kontrolünde olan yerlerde bazı tekil intikam girişimleri ve masum Sırplara saldırılar olsa bile, onlara karşı Çetniklerin yaptığı türden ortak bir tepki olmadı. Bosna ordusunun kontolündeki bölgede Sırp Ortodoks kiliselerinin çoğuna herhangi bir saldırı olmadı. Her şeyden önce bu savaş, etnik bir savaş olmayıp etnik kökeni propaganda malzemesi olarak kullanan bir ülkenin başka bir ülkeye karşı savaşıydı. Çoğunlukla bir toprak ve kaynakları çalma ve ele geçirme savaşıydı. Farklı dinlerden ve etnik kökenden gelen insanlar savaştan sonra bazı provokasyanlar ve baskılar sayılmazsa büyük ölçüde birarada yaşamayı başardılar. Ayrı yaşayanlar var; ancak savaşın hiçbir zaman nedeni olmayıp sonucu olan ayrı yaşayanların parçalanmışlıkları onların kendi isteğinden çok onlar adına verilen politik kararlardan kaynaklanıyor.

Bu farklılıklara rağmen bölgedeki II. Dünya Savaşı ile son savaş arasında bazı benzerlikler de yok değil. 6 Nisan garip bir şekilde bu tarihsel benzerliklerden sadece birisi. Aslında Saraybosna kuşatması şehrin merkezindeki ilk nişancıların kurbanı olan kişiden ve bombalama eyleminin olduğu 6 Nisan 1992 tarihinden birkaç ay önce planlanmıştı. Bu tarih Belgrad’ın kaderiyle de ilişkiliydi. 1941 yılında Alman savaş uçakları tarafından Belgrad’ın bombalanmasıyla savaş resmi olarak başladığında -okuyucunun tahmin edebileceği gibi- takvimler 6 Nisan’ı gösteriyordu. NATO askeri uçakları 1999 yılında Sırbistan ve Dağlık Karadağ’ı, Kosova’daki etnik Arnavutlarla ilgili çatışmalar nedeniyle de Yugoslavya’nın askeri üssünü bombaladığında da -bazı resmi olmayan kaynaklara göre- tarih 6 Nisandı. Balkanların dışında 6 Nisan’ın izini sürebiliriz. Daha sonra büyük bir etnik temizliğin başlangıcı olacak olan Ruanda’daki çatışmalar da 6 Nisan 1994’te başlamıştı. Amerika Birleşik Devletleri I. Dünya Savaşı’na 6 Nisan 1917 tarihinde katıldı. Elbette bütün bunların bir anlamı olmayabilir. Ancak yine de mistisizmle, numerolojiyle, sembollerle, astrolojiyle, matematikle, astronomiyle ve coğrafyayla ilgilenenler için yeterince ilginç bir rastlantıyı içeriyor.
İşgal sırasında yaşam savaşı veren herhangi bir Saraybosnalı için yaşam bu yıkımın arkasındaki kararları veren politikacılar için olduğundan çok daha zordu. Havaalanının altında kent halkı tarafından yapılmış ve kente giriş ve çıkışın güvenli olduğu tek yer olan bir daracık tünel bile kazılmıştı. Kentin ayakta kalmasını sağlayan en önemli yer olan bu tünelin bir kısmı korunarak savaş sonrası müzesine dönüştürüldü. Tünel bir biçimde Stalingrad kuşatması sırasında donarak kente yiyecek, su, ilaç ve mühimmat akışını sağlayan bir geçiş yolu haline gelen göl gibi rol oynadı. Bu tünel tıpkı soğuk savaş yıllarında Doğu ve Batı Berlin’i birbirine bağlayan ve Doğu’dan kaçışları sağlayan gizli tünele de benzetilebilir. Bütün bunlar bize dünyanın değişik yerlerinde baskı altında olan insanların benzer biçimlerde yaratıcılıklarını kullanarak baskıya karşı bir direnç geliştirdiklerini anlatmaya yeter.

İronik biçimde kuşatma altında kara mizah günlük yaşamın vazgeçilmez bir unsuru haline gelmişti. Örneğin Bosna’nın neden şanssız bir ülke olduğu sorusunun cevabı ‘Müslümanların yaşadığı ancak petrolü olmayan bir ülke olması’ydı. Bu ironik fakat gerçekçi iddia gösterdi ki kendilerini süper güç ilan eden ABD, AB, NATO ve BM, etnik temizlik onlar için görünür olana dek Bosna’yı korumak ve kurtarmak için hiçbir ortak çıkar ve neden görmemişlerdi. Uluslararası topluluk Bosna ve Balkanların kaynaklarını kullanarak ve hatta çalarak Avrupa’nın içinde yeni bir kolonicilik geliştireceğini farkedene kadar da Bosna ile ilgilenmedi. Belki de Saraybosna’da Dayton Anlaşmazlığı adında bir rock grubunun bulunmasını bu küçücük ülke için (yine) çok karmaşık olan Dayton’a alaycı yaklaşımın bir ifadesi. Bunlardan bir diğeri ise bir yabancı televizyon spikerinin Saraybosna’yı dünyanın en büyük kampına benzetmesi üzerine geliştirilmişti. Bazı yerel gazeteciler Auschwitz’e nazire olarak, birçok benzerliğinin yanısıra Saraybosna ve Auschwitz arasındaki farkın ikincisinde sürekli bir gaz bağlantısının olması olduğunu söylemişlerdi. Saraybosna gazın Çetnikler tarafından kesildiği 1993 yılında çok ağır bir kış geçirmişti. Kara mizah ve kendiyle dalga geçme halini Bosnalılar bir hayli sevmiş ve benimsemişti. Burda etnik şakaların bir aşağılama olarak algılanmadığını söyleyebilirim. Savaşla ilintili olarak Saraybosnayı dünyaca tanınan bir kent yapan başka bir olay ise Avusturya Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand ve karısı Sofia’nın 28 Haziran 1914 yılında Gavrilo Princip adında bir radikal Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesidir. Bu olay ise Vivovdan adıyla anılan yarı milli yarı dini bir özel Sırp bayramı kutlamaları sırasında olmuştu. (Popüler İskoç rock grubu Franz Ferdinand Saraybosna’da hiç sahneye çıkmadı. Dilerim bu da bir 6 nisan günü olmaz) Bu tarihten altı yüzyıl önce 28 Haziran 1389’da Sırp ordusu Osmanlılara karşı büyük bir savaşta yenilmişti. Birçok Saraybosnalı 6 Nisan’la bağlantılı birçok kara mizah yüklü şaka ve deyimi hatırlayacaktır.

Bu yazı da söylenecek daha çok şey olmasına karşın Saraybosna, Bosna ve eski Yugoslavya hakkında bir fikir verecek uzunlukta ve derinlikte olduğunu umuyorum. Bosna ve Balkanlar yukarıda değindiğim 6 Nisan karmaşasından çok daha derin bir karmaşa içerir. İşte belki de bu nedenle yazıyı çok uzatmadan kuşatmadan birkaç hafta önce kent merkezindeki postane binasının üzerine yazılmış bir iki grafitti ile bitirmek en iyisi. Yazarları bilinmeyen graffitilerden birincisi, ‘Burası Sırbistan’ yazıyordu. Birkaç gün sonra hemen altına ‘Burası postane salak!’ yazılmıştı. Bu postane binası kuşatmanın ilk aylarında karşı tepelerden gelen ve rastgele açılan ateş sonucunda tamamen yandı. Bugünlerde ortalıkta birilerinin bir yerlerde adı 6 Nisan ya da Nisan’ın 6’sı olan bir orkestra ya da rock grubu kurmakta olduğuna dair söylentiler dolaşıyor.
(Çeviren Hanife Aliefendioğlu)

*Amir Telibecirovic- Lunjo “Poenta d.o.o.” adlı bir dergi ofisinde editör olarak çalışıyor. “Bosnia Daily” ve “BH Business Daily” adlı dergileri meslektaşları Rasid Krupalija Amra Zimic ile çıkarıyor. Ayrıca bağımsız gazeteci olarak da çalışan Amir Telibecirovic-LunjoSloven haftalık gazetesi Mladina’da zaman zaman yazıyor. Doğma büyüme Saraybosnalı olan Amir kendisini ‘şehir rehberi’ olarak adlandırıyor ve günlük Saraybosna gezileri düzenliyor. Doğum günü 6 Nisan.
(**) Yazının bu kısmı Amir Telibecirovic- Lunjo’nun Moral Courage adlı elektronik gazete için kaleme aladığı ‘Geçen yüzyılın Sonunda 90’ların Başındaki Savaş ve Sonrası’ başlıklı yazısından kısaltılarak çevrilmiştir.