Özlem Sezer’den BirGün’e mektup
ÖZLEM SEZER
Birgün denilen şey bu kadar önemli olmasaydı, sanırım adına bir gazete kurulmazdı. Ve birgün kolayca, tek bir cepheden, kalemden ya da niyetten anlatılabilseydi; çok sayıda yazar ve sayfaya da gerek görülmezdi. Bir görüşün, tek bir kişinin değil; ‘halkın gazetesi’ ibaresi de kullanılmazdı. Özgüç Çeçi’nin “Kadın Şairler Buluşamadı” başlıklı yazısı bir isim ve bu isme dair görüşünü kabul ettirmek üzerine odaklansa da BirGün ve değeri konusunda fikir birliğinde olduğumuzu düşünüyorum. Hani denir ya “Gerçeği, yalnızca gerçeği söyleyeceğime yemin ediyorum.” İyi ama hangi gerçeği ve o gerçeğin ne kadarını? Kaldı ki yazıda gerçeğe tamamen aykırı görüşler de bir bilgi kimliği verilerek sunulmuş. Ben kişiliğime doğrudan ve tekrarlarla yapılan bu saldırılar karşısında doğan cevap hakkımdan çok öncelikle yanlış anlamalar üzerine konuşmak, bu nedenle de etkinliğin ana konseptini özetlemek istiyorum.
Pek çok şair, kadın şair tanımına sağlam gerekçelerle karşı çıkıyor ve bu başlıklardaki etkinliklere katılmak istemiyor. Ben de böyle düşünürdüm ama tüm bunlar karşı çıkılan şeylerin varlığını yok edemiyor. Öyleyse bu sorunların dürüstçe konuşulabildiği zeminler açılmasını ne yazık ki bir süre daha gerekli buluyorum. Evet, konuşmam tezli bir konuşmaydı. Yalnızca Türkiye’de değil dünyada da kadın şairin azlığının somut, tarihsel, sosyo-kültürel, ekonomik ilişki sistemi ve Lacan’ın dediği gibi eril bir dil geleneğinden gelmek gibi nedenleri olduğundan söz ediyordu. Kadınlar elbette pederşahi bir sistemin bedellerini ödüyor ancak ne acıdır ki kimi zaman kadınlarla da mücadele etmek zorunda kalıyor. Bazen de dayanışmanın hayatta ve şiirde birbirini beslemenin güzelliğini yaşıyor ki asıl kadınca olan da bu olsa gerek. Kadın şiirinin yalnızca şiire değil, hayata da çok önemli katkıları olduğunu düşünüyorum.
Kadının dilini ve kimliğini bulması; sosyal barışın yanı sıra aklın olanaklarının ve duygunun çeperlerini genişletilmesini de getirecektir beraberinde. Devlerin şiirini arkasına alan bir gelenekten gelen Türk şiirinde; eksik parçaların tamamlanmasıyla bütüne ulaşmanın olanağıdır kadın şiiri… Ve ben kadınca bir şiirin yükselişi için bu yola çıkanların gereksiz engellerle bekleme odalarında yıpratılmasına karşı koyarken kellemi koltuğumun altına almayı göze aldım hep. İçki masalarındaki ikili üçlü konuşmaları meydana çıktığımda susmadım, ağız değiştirmedim. Neden bir şeyin var olması değil de açıkça konuşulması bu kadar rahatsız edici, bunu da anlamış değilim. Söylediklerim her zaman herkesçe söylenen şeylerdi ve bir şiir içine gizlenseydi de kimsenin tepkisini çekmezdi. Acaba alınmak için özel nedenleri olanlar mı vardı?
Çeçi, yazısında kadın kadının kuyusunu kazıyor dediğimden söz ediyor. Bir cümleyi bu şekilde bölerek vermek, yalana eşdeğerdir. Ben ellerimizi kuyu kazmak değil, birbirimizin toprağını çapalamak üzere kullanmamızın hoşluğundan söz etmiştim ki iki lafın niyeti arasında büyük fark var. İddia edildiği gibi oyun dışı kalanları umursamamak değil tam tersine herkesi umursamaktı oyunun özü. Birin yanına ne eklersen ekle öncelik sonralık tartışması çıkacağını söylüyordu ki Betül Dünder’in oyunu bozmasının ardından da çeşitli nedenlerle önce ben çıkmalıyım diyenler oldu. Belki haklılar ama herkes haklı ve herkes değerli. Birbirimize takdir etmenin gücünü sunmamızı dilerdim ki pek çok şair de bu konuda hazırlığını yapmıştı ancak oyunbozanlarca onlara da haksızlık edildi. Oyunsa çok basitti, belli bir sıralama olmayacak herkes bir başka şairi neden özellikle onu seçtiğini ya da bir dileğini seslendirerek davet edecekti. Kısacası el ele verilecekti.
Ancak Çeçi bu niyeti tamamen saptırarak aktarıyor ya da gizliyor. İsmimi markalaştırmak ister gibi bir hınçla yalnızca beni karalamayı misyon ediniyor, bu uğurda da karşıt görüşlerin ve tepkilerin varlığını yok saymaktan çekinmiyor. Feminizm mastırı yapmış birini örneğin zarafete verdiği değerle vurmaya çalışması ise birikimini sorgulatacak bir tavır. Yazının aşırı taraflı, saldırgan ve kişiselleştirilmiş bir dili olması da yazarının amacını baltalıyor zaten. Daha ustaca yapabilirdi diye düşünüyorum. Bir kişiye odaklanmaktansa o festival için bir buçuk saatlik uykularla çalışmaya devam eden insanların emeğinden de söz edebilirdi ya da şiirin ta kendisiyle ilgili parçalardan da… Kendisine beni bu kadar önemsediği için teşekkür ediyorum ancak etkinlikte bunca kişiselleştirilemeyecek kadar yazılmaya ve düşünmeye değer pek çok şey vardı. Ki iyisiyle kötüsüyle, başarısızlığıyla ve başarılarıyla pek çok tartışma için somutlaşmış bir açığa çıkma hali olduğunu düşünürüm. Hem diyelim ki ben kuruyum, yaşları yakmanın âlemi ne ve bu yazının okuyucuya faydası ne? Bu kadar kişisel bir tavır karşısında kendi adıma üzülmüş olduğumu söyleyemem, yalnızca canım sıkıldı. Ancak bu kişisel hesabın festivale yansıtılması beni derinden üzdü. Oysa örneğin Kasımpaşa’da meydanda halkla kucaklaşarak yapılan etkinlik öyle hoştu ve anlatılmaya değer o kadar çok şey vardı ki bana böyle magazinel bir yazıdan çok daha ilginç geliyor doğrusu. Kaldı ki magazin kısmında da doğru bir haber oluşturamamış.
Oyunu bilen ve kabul edenlerin daha konser sırasında başlayan tacizlerini, ben şu sırada mıyım rezalet diye bağırarak listeyi sıraya vurmasını, savaşan kadınların başkalarının şarkıları ve şiirleri sırasında konuşan kadın olduğunu atlamış örneğin. Eğer uzaktan değil de yakından vurmayı seçseydi bunları da görecekti. “Beni haklı çıkardınız.” lafına gelince, hem böyle olmasak keşke düşüncesine hem de kadın dayanışmasının güzelliğine atıftı. Hata insanın çocuğudur, inkâr edemezsin. Gerekçelerine bakarsın, nedenlerine bakarsın ve düzeltmek için elinden geleni yaparsın. Ben de hatalarımı taşımayı onurlu buluyorum. İşaretlerini çok önceden veren gerilimleri bertaraf edecek tasarımlar yapabilir, etkinliği bahane eden tacizler karşısında sakin kalabilirdim. Üstlendiğim sorumluluk bunu gerektirirdi. Ancak bu gerilimi içimde bastırma çabasını o kadar abarttım ki konuşmayı tekrarlara düşürecek bir şekilde dışımda bıraktım. Düşüncemin ve niyetimin arkasındayım ancak risk almayı göze alan dürüstlüğümün bedelini tek başıma yüklenmek isterdim. Türkiye’de bir festival gerçekleştirmenin güçlükleri elbette aksamalara da neden olmaktadır ama şu asla unutulmamalı Şiir İstanbul iyi niyet ve şiir adına idealizm üzerine kurulmuştur ve hiçbir şey bunu yok saymayı haklı çıkaramaz.
İnsanlık ancak orta yolu terk etmiş ve riskleri göze almış insanların çabalarıyla gelişebilen, kalıcı ürünler koymuştur ortaya. Ve farklı bir şey yapıyorsan birileri seni çok daha fazla sever ve takdir eder, diğerleri de nefret eder. Kayıtsızlığın konforlarından muaf kalırsın. Ben de bunu bilerek yola çıktım. Bölünmeye değil, birleşmeye dönük bir oyundu. Ama hem bölünmeler ve hem güçlü birleşmeler kaldı geride.
Etkinlik 12 ülkeden 24 kadın şairin buluşmasına dönüktü ki 12 aydan her biri kadar vazgeçilmez, bir gün olabilmek için gereken 24 saatin her biri kadar değerliydi şairlerimiz. Bu nedenle bir sıralama yapmak hâlâ içime sinmez. Sevmediğimin şiiri için de mücadele edebilirim. Beni hırpalamak üzere gerekçe oluşturmaya zamanını kollayanların da iyi şairler olduğunu atlamam örneğin. Öte yandan gelecek beni daha çok heyecanlandırıyor ve geleceğe daha çok güven duyuyorum. Bir yerlerde hiç tanımadığımız biri müthiş bir şiir oluşturuyor ve o şiir için toprağımızı çapalamalı, onun aslolanı gerçekleştirmesi taşlarımızı önce açığa çıkarmalı, sonra temizlemeliyiz diye düşünüyorum. Tanıdığımız, tanımadığımız bütün doğurgan şiirlerin ve ister sevelim ister sevmeyelim bütün şairlerin yolu aydınlık olsun.
Abzıyırzı hanı haybabayt (*)
(*) (Abhazca göç anısına dair bir söz: İyi günlerde görüşelim)