Nurettin Abacıoğlu - Ulusal Egemenlik ve 1 Mayıs…


Bu yazı iki bölüm, ilki ulusal egemenlik, ikincisi ise 1 Mayıs'a dair…

Başbakan, Ana Muhalefet liderine çok kızıyor… Baykal, 23 Nisan'da yaptığı grup konuşmasında AKP'ye ve başbakana yükleniyor… Başbakan da "çocuk bayramında" yapılmış ve mealen "gözü dönmüş" bu konuşmaya çok köpürüyor…..

Tayyip'in esasen kızdığı ne? Baykal'ın söyledikleri neler? Bunlarla çok ilgili değilim!

Ancak ilgimi çeken Tayyip'in 23 Nisan'ı sadece çocuk bayramı vurgusu ile anar olması.

Ancak konumunda doğru ve haklıdır. Ulusal egemenliği taşımak istemeyen bir tutumun, herhalde güne anlam katan bu yanı hatırlamak istememesinden daha doğal bir duruş olamaz.

20. yüzyıl, iki emperyalist paylaşım savaşına sahne olmuştur. Kuşkusuz bu savaşların dışında da, kimi emperyalist ülkelerin kendi hesaplarına oyun bozdukları yerel, bölgesel savaşlar hem 20. yüzyıl, hem de şimdilerde tarih sahnesindeki yerlerini korumaya devam etmektedir.

Memlekete dair hikayemizle ilgili olan savaş, ilk paylaşım savaşıdır. Bu savaşın hem öncesinde ve hem de sonrasında, Osmanlı mülkü, emperyalistler arası ilginin ve bölüşüm isteğinin köşe taşı coğrafyalarından birisi olmuştur. Doğrusu, Balkanlar'da ve bugün Ortadoğu diye adlandırılan coğrafyada, o tarihlerde yapılan edilenle, bugün sürdürülen uluslararası politikalar, emperyalistlerin, hâlâ o kadim coğrafyaları, merkezi sömürü alanları olarak elde tutma ve talan etme niyet ve çabalarını aynen koruduklarını ve bu bağlamda eylemlerine devam ettiklerini göstermektedir.

Osmanlı çökerken, mülk de dağılmıştır. Savaş sonrası, elde kalan yegane toprak Anadolu, ya da emperyalistlerin taktığı adla, Ön Asya veya Küçük Asya, gerçekte ve başlangıçta bu paylaşımdan nasibini almış ve bu bağlamda da, her boy ve soy sömürgecilerin önce işgaline uğramıştır.

Ne var ki, Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizmin hesabında olmaz bir biçimde, ona kafa tutarak kendisini yoktan var etmiştir. İşte, emperyalizm bakımından hem şaşırtıcı olan ve hem de aslında kabul edilmezlik hanesine yazılmış bu hesap, bugün Türkiye'yi kendi ulusal egemenliğinin yok sayılmasına ikna adına her türlü aracı kullanmaktadır. Siyasi, ekonomik bağımlılık, ideolojik aşılamanın neden olduğu kültürel deformasyon, NATO askeri paktı içinde zapt-ü rapta alınma gibi kimi operasyonlar ile 1980'lerden sonra neoliberal yeniden yapılanmanın tüm kurum, aygıt ve araçlarına dahil edilen ülkedeki bu değişim, yerli işbirlikçiler eliyle işleme konurken ve vaziyet vatandaşa bu anlamda küreselleşme olarak sunulurken, sıra, Cumhuriyetin laikliğini de ilga etmeye gelmiştir. Kuşkusuz başlangıç ve kurtuluş ile, kuruluşun devamındaki süreç, içsel ilişkiler bakımından ilk utkuyu koruma ve devam ettirebilme cesaretini gösterememiştir. Bunda sınıf özünün katkısı yadsınamaz ve yerli sermayenin gelişimi ile, toplumcu-halkçı bir düzen yerine kapitalizme savrulma da daha kaçınılmaz olmuştur.

Kurtuluş ve kuruluşun en yakın dostu, genç Sovyetler olmuştur. Kapitalizmin karşısında, özgür insandan oluşan sosyalist bir toplumun oluşturulması deneyimine başlangıç yapan bu ülke, emperyalizme kafa tutan Anadolu hareketini coşkuyla selamlamıştır. Sağladığı destek, sadece askeri ve mali değil, aynı zamanda genç Türkiye Cumhuriyeti'ni uluslararası düzeyde ilk tanıyanlar arasında olma ile de şekillenmiştir.

Emperyalizmin karşısında dik duracak bağımsızlıkçı ve toplumcu bir ülke inşası, kısa dönemde yerini batıya öykünmeci ve kapitalizm güdümünde bir siyasaya bırakmış ve Amerikancı jandarmalığın teyidi, NATO'culuk simidine sarılmakta aranmıştır. Kendi yazgısını bağımsızlık savaşı ile kazanmış bir ülke, bağımsızlık savaşlarının karşısında emperyalist batıcı tutum takınmaktan hiç yüksünmemiştir. Emperyalist müttefiklerinin güdümünde, Sovyetlere jandarmalık etmek, neredeyse kahramanlık gibi algılanmıştır.

 

Bu günün AB macerası, bağımsızlığın yerini, karşılıklı bağımlılığa terk eden ve egemenliği, sermayenin küresel efendiliği ve egemenliği olarak belleyen bir düzleme meyletmiştir. İşte laik Cumhuriyetten, ılımlı İslam demokrasisi ve cumhuriyetine tebdil edilmenin satır başı tarihçesi, en geneliyle bunlardır. Ve o nedenle de dönüşümcüler içinde gelmiş, geçmiş en taşeron olan Tayyip, 23 Nisan'ı sadece "Çocuk Bayramı" olarak anmayı tercih etmektedir.

İkinci başlık 1 Mayıs…

Çok yazıldı, çizildi.. Başbakan diyor ki: "Ayakların baş olduğu yerde, kıyamet kopar…" Yani lafın özü şu; ayak takımı bakımından, 1 Mayıs'ın işçi, emekçi bayramı olması isteğini, bunun Taksim Meydanı'nda kutlanması özlemini, sermaye taşeroncusu olarak, "kıyamet alameti" diye niteliyor.

Ülkenin ele, güne, kurda, kuşa, uluslararası sermayeye peşkeş çekilen ekonomisinin dinamosu ve katma değer yaratıcısı emek gücü, kimi siyaset meydanlarında ihtiyaçtan timsah alkışlarıyla göklere çıkarılıyor ve bu yapılırken, neredeyse "asil ve necip" mertebesine yükseltiliyor; sonrasında sermeye kârlılığının maksimizasyonu adına dayatılan kârlılık krizlerinde, her geçen gün daha fazla yoksullaşmalarını kader olarak belletmek için, timsah göz yaşlarının katık edildiği feragat nutuklarına gark ediliyor ve seçimlerde de bu kandırma minvali üzerinden sağmal ineklikleri tescil edildiğinde, ayak takımı olarak nitelenmelerinde beis görülmüyor.

İşte 1 Mayıs, bundan önemlidir. İşçilere, bütün emekçilere bayram çok yaraşmaktadır. Ancak, gün bayram etme zamanı olmaktan ziyade, birlik, dayanışma ve mücadele günü olmayı koruyagelmektedir.

AKP hükümeti, günü "Emek ve Dayanışma Günü" sayacağını ilan ediyor. Her hal bu kendiliğinden zuhur etmemiştir. Geçmişteki 1 Mayıs mücadeleleri ve 2007 1 Mayıs'ı, emekçilere sınıf olmanın onurunu inşa etme yaratıcılığını öğrettiği gibi, sermayeye de bunun yok görülemez olduğunu belletmiştir. Ne var ki, yürünecek yol henüz bitmiş değildir. Sadaka ekonomisi içinde, günün adı, emekçilere adeta yeni bir sadaka gibi hediye edilirken, onun bir "Bayram" ve resmi tatil günü olması çok görülmüştür. Hem çalış, hem de içinde olmadığın bir günün olsun. Güne katılmak istersen, ya patron insafına kendini terk et; ya da işsiz, aşsız kalma özgürlüğünü de kendi ellerinde taşı. İşte söylenen budur.

Yanısıra, işçiden, emekçiden gayrı, her güne, her gösteri ve toplantıya açık olan "bir alan" da bugünün anılması, toplanılması halen yasaklar zincirini kıramamıştır. Bu alan, Taksim Alanıdır. Taksim Meydan'ı bir simge alandır. O, mücadelenin hem yükseldiği şanlı bir alandır ve hem de sermayenin karşıt yanıtı ile işçi, emekçi kanına boyanmış bir şehitler meydanıdır. İşte bu meydan ve şehit kanlarının izlerini taşıyan Kazancı Yokuşuna bir demet kırmızı karanfil koyma, halen emekçilere yasaktır.

Bu yazı bir gün öncesinden yazı işlerine gönderiliyor ve bu yazı, sayfadaki yerine asıldığında, İşçiler, Taksim'e üç güzergahtan çıkmaya çalışıyor olacak. Şu andaki duruma bakılırsa, Çalışma ve İçişleri Bakanlarının sözcülüğünde hükümetten, valisine, gündeme yansıyan beyanlarından, bu kez, geçen senekinden farklı olarak, kolluk güçlerinin marifetiyle ve "oranlı güç" kullanılarak, gene emekçiler geri püskürtülmeye çabalanacak. Yani "Bayram Günü" olması dilenen bir zaman aralığında, işçileri, emekçileri şimdilik, devletin "zor" gücünün büyüklüğü ve yakıcılığı bekliyor.

Acaba tarih hep böyle mi yazılacak? Her hal öyle olmamalı, olmayacak. Emekçiler, yığın veya kendilendiğinden sınıf olmaktan, birlik, dayanışma ve mücadele azmiyle içkinleşmiş bir bilinçle ve kendine sınıf olarak hareket etmeye yöneldikleri oranda, ne dayatılırsa dayatılsın, emeğin zaferine bundan böyle yol döşenecek…

Devrimci bir çoşku ile, selam olsun tüm emekçilere ve emekten yana olanlara…

Yaşasın 1 Mayıs,

Yaşasın işçilerin, emekçilerin uluslararası birlik, dayanışma ve mücadelesi…

nuriabaci@gmail.com