Yurdakul Er - Erkin


Pek fazla kimse farkına varmadan, sol içinde, bir çağın geride bırakıldığını görüyoruz. Gençken sola bulaşmış şimdilerin saçma sapan bir başyazarının "buluşu" olarak sunulmasa, hemen "çağ atladık" diyeceğiz. Daha da uygun olacak. Ama "patentin sahibi" o kadar bayağı ki, yeni solumuzu anlatırken böyle isimleri uzak tutmayı tercih ediyoruz.

"Bir dönem kapandı ve bir dönem açıldı" diyelim.

İddialı mı olur?

Belki örneklerle yürürsek, derdimizi daha rahat anlatırız. Yeni kurulan yayınevi "Yazılama", çok önemli bir adım attı ve tarihsel bir belgeyi, Almanca aslından ve karşılaştırmalı olarak yeniden yayımladı. "Komünist Parti Manifestosu"ndan söz ediyoruz. Sosyalizmin temel metni, yakışır bir akademik titizlikle Türkçe'ye girmiş olmuyor sadece, sol tarihin yeni bir aşamaya vardığını da imliyor. Erkin Özalp'in karşılaştırmalı çevirisi ve yine yayına hazırladığı belirtilen Marx ve marksizmin bir diğer başyapıtı, "Fransa'da Sınıf Savaşımları", Türkiye'de solun nasıl yeni bir entelektüel dinamizmle hızlandığını da gösteriyor.

Ne demek istiyoruz?

Şunu değil: 12 Eylül'den sonra yenilginin önemli göstergelerinden biri, "İşte biz Marx'ı az, Lenin ve Stalin'i çok, ama Kautsky, Hegel ve Kant'ı vs hiç bilmezdik; o yüzden böyle olduk" türünden itirafçı çığlıklarıydı. Söylenmek istenen şuydu: Sola bir biçimde etki etmiş, ama sol dışı bazı isimleri bilseydik, yenilmezdik. O nedenle bırakın Kautsky'yi, resmen "Kant'a dönelim" diyenlerin harman olduğu bir dönem bıraktık arkamızda. Kavgadan vazgeçmişlerin entelektüel kapasitesi bu kadarcığına izin veriyordu.

Almanca'nın, Türkiye'deki sosyalizm mücadelesinde en önemli Batı dili olduğunu kabul etmek zorundayız. Almanca, sosyalizmin kurgulandığı ve somut olarak da kurulduğu bir dildir; ayrıca Türkiye'de de en çok konuşulan Batı dilidir. Halen 3.5 milyona yakın insanımızın Almanca konuşulan dünyada  yaşadığını biliyoruz. Geriye dönenler ve bu dili iyi öğrenenlerle birlikte çok ciddi bir  potansiyel var ortada. Fakat, sosyalizmin temel metinleri yıllarca, İngilizce ve Fransızca gibi ikinci diller üzerinden, üstelik sorunlu bir biçimde çevrildi. Almanca'ya istenen hızda bir geçiş yapılamadı.

Elbette o ikinci elden çevirileri yapanlara şükran borcumuz var. Özellikle 1960'ların sol çevirmenlerine. Moda bir rüzgara kapılmayalım. Almanca ve Rusça gibi temel diller üzerinden sosyalizmle ilgilenme olanağı bulup yanlışları saptadıkça, daha önceki çabaları sıfırlamayalım. O sayede çok önemli adımlar attık. Bu çabaya katkıda bulunanlara hürmetimiz bakidir. Ama, bir Komünist Manifesto'nun bile yıllarca, Erkin Özalp'in müdahalesine kadar, orijinal dilinden bizim dilimize ve kavgamıza girmemesi, gerçekten dikkate değer bir rehavettir. İsteyen tembellik de diyebilir. Marx ve Engels'in Türkçe'deki yapıtlarının sağlığından, Almanca aslı ile karşılaştırmadıkça, kuşku duyma hakkımız var. Ama "müktesebatı" yok sayma ve "tu kaka" etme hakkımız yok. Düzelteceğiz.

İşte şimdi yeni bir dönem açılıyor.

Bir anlamda, asıllarına dönüyoruz. Ama iyi biliyoruz ki, Kautsky'ye karşı verilen mücadelelerin sadece Rusça'da değil, sosyalizm yürüyüşünün söz konusu olduğu her dilde ister istemez yaşandı. Aslına dönmemiz gerekir, tamam, ama ibadet veya "dönmek" için değil. Tersine, yeni kuşağın bir tür "tabula rasa" hırsıyla kavga alanına indiğini, burada uzunca bir süredir bambaşka işler yaptığını da görmek için.

Sosyalistlerimizin mutlaka başka ve özellikle de komşu diller öğrenmek zorunda olduğunu hep söyledik. Sosyalizmin kurulduğu diller çoktur. Rusça, Bulgarca, elbette Ermenice bunlar arasında yer alıyor. Buralardan öğrenecek çok şeyimiz var. Neyse…

Sonuçta, Komünist Parti Manifestosu'nun Türkçe baskısını, bir çağın çoktan açıldığına ve eskisinin kapandığına örnek olarak sunmak değil burada amaç. Bir ruh haline dikkat çekmek: Erkin Özalp'in, soL'un yan sütunlarında Ellen Meiksins Wood ile yaptığı "mülakat" çok ilginç bir örnektir.

Bu her açıdan yararlı ve Wood'un gereğinden fazla abartılmaması uyarısını da içinde taşıyan görüşmenin asıl mesajı, her genç Türkiyeli sosyalistin bildiğini bir kez daha yinelemeyi iş sanan, çalışkan Ellen Hanım değildir. Erkin Özalp, bu müdahalesiyle, soruları ve muhatabını ciddi biçimde sıkıştırmasıyla, Türkiye'de mücadelemizin ve solun çok yeni boyutlarda sürdürüldüğünü kaydetmiş oluyor.

Ellen Meiksins Wood veya diğer şöhretlerin, değerleri pek tartışılmayan bu marksistlerin, öyle aman aman bir yerde bulunmadıklarını Türkiye'den hatırlatmak, kuracağımız sosyalizm hakkında bir işaret kabul edilmelidir. Okurların tekrar yan sütuna dönmesini ve yeni devrimci çağın semptomatik özelliklerini irdeleyen söyleşiyi bir kez daha okumasını öneririz. Ellen Meiksins Wood ile Tarık Ali veya Murat Belge arasındaki mesafenin çok büyük olmadığını bizzat görmek için de yararlı olabilir. Emperyalist başkentlerde yaşayıp "küçük sosyalist gruplara uzak kalarak" katkıda bulunmayı iş sananlara, çok terbiyeli, dikkatli bir yanıt verilmiş oluyor.

Erkin Özalp ve genç arkadaşları, Türkiye sosyalist hareketinin, Türkiyeli devrimcilerin Batı marksizmi karşısında eski gariban rolünden çoktan çıktığını gösterme gereği duymuş olabilirler. Bunda da çok haklıdırlar. Ellen Hanım, bu yanıtlarını, hiç bilmediği anlaşılan Türkiye realitesiyle karşılaştırabilseydi, ne kadar çirkin yerlere komşu olduğunu daha rahat anlardı.

Başka diller öğreneceğiz, bıkmadan soracağız ve hiç "mea culpa" diye ağlamayacağız. Bildiklerimiz Batı'dakinden az değildir. Birikimimizin çok farklı, daha doğrusu geri olduğunu düşünmek, ikinci sınıf yaratıklar olduğumuzu kabul ve eşitsiz gelişme yasasını da inkar etmek anlamına gelir. Elbette, Batı'daki soldan bize pek öyle aman aman bir katkı çıkmayacağını bilmek de yerellik cehaletini övmek, köylü zihniyetini parlatmak anlamına gelmiyor. Erkin Özalp, inanılmaz bir tuzağın içinde nasıl da keyifle kalmayı seçtiğini göstermiş oldu Wood'un.

Bunlar, maalesef böyledir.

Saygı gösteririz, ama bunların yakın akrabalarının Tarık Aliler, Murat Belgeler falan olduğunu bilirsek, gereğinden fazla, abartılı bir yakınlık göstermeyiz. Ellen Hanım, Doğu Avrupa'daki sosyalisti kuruluşlardan pek hazzetmez. Oradaki kuruluşu zaten ne bu hanıma ne de Anderson-Ali-Belge türüne beğendirebildik.

Açıkça söyleyelim: "Batı marksizmi"nden uzak durmak, daha doğrusu ona karşı eleştirel bir konumu sahiplenmek, kimseye bir şey kaybettirmez.

İşimiz çok. Sosyalizmin temel yapıtlarını asıl dillerinden çevirmek, yanlışları saptamak ve düzeltmek, o işlerden sadece biri. Ama kurulan sosyalizmin biriktirdiği malzemeyi gereğince önemsememekte kararlı, Kanada'yı ise yere göğe koyamayacağı anlaşılan, şimdilerde Londra'yı mekan etmiş Ellen Hanım ve benzerlerinin pek kolay yanıt veremeyeceği  sol sorular var. Vietnam nedeniyle ABD'yi terk eden, Irak felaketinin baş sorumlusu bir ülkenin başkentinde yaşamayı ise  -"New Left Review" havasını  yitirmemek için olsa gerek-  kendine yakıştırabilen bir solcudur karşımızdaki. Kurulan sosyalizme uzak durarak solcu kaldığını sananlardan, en fazla böylesi çıkar.

Hiç önemi yok. Zenginlik bizimdir. Ama en önemlisi, böyle sorularla parlayan bir hesap sorma metninin Türkçe'nin içine bir ışık gibi düşmesidir.

Yeni sol ile eski solun ayrım çizgileri böylece bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Erkin Özalp ve arkadaşları, bu sınırları, böyle söyleşiler üzerinden de hepimize hatırlatmış oluyor. Entelektüel şiddet, her yerde karşımıza çıkıyor. 

Genç, değerbilir, ama kül yutmayan, hırslı bir devrimci kuşak, kaderimizi eline alalı çok olmuş. 

Sevinmemek için neden mi kaldı?