Yurdakul Er - ‘Bolivya nire, Türkiye nire’ mi?


Bolivya'nın Santa Cruz bölgesindeki, zenginlerin evrensel bölücülüğünü simgeleyen ve adına referandum denilen bir kepazeliğin ardından, gözlerimizi nereye çevirmemiz gerekiyor?

Elbette Türkiye'ye.

Çünkü Bolivya'da da anlatılan, bizim hikayemizdir.

Yakın bir gelecekte Türkiye burjuvazisi, şu anda yeterince işaret veriyor zaten, zenginliğine halel gelmemesi için ülkemizin batı bölgelerini, İstanbul ve "Hinterland"ını yani, doğunun Kürt yoksullarından ayırmaya yönelecektir.

"Ver gitsin" partisi, iyice güçlendi. "Bırakalım şu terörist köylüleri yahu, birbirlerini yesinler, biz de bahaneyle kurtuluruz" diyorlar açıkça ve örneğin medyanın tüm üst düzey yöneticilerinde bu kanaat yerleşmiş durumdadır.

Kanaat önderlerinin "kanaati" son derece bölücü, demek ki.

Tabii, bu kanaat ile BOP'un sonuçları da üst üste oturuyor.

Bütün bunlar, yakın bir gelecekte, acılı bir süreç olarak masaya konacak.

Neden?

Yani, neden acılı bir süreç olacak bu?

Çünkü, BM'nin 2005 rakamlarına göre 10 milyon civarındaki -gerçekte 14 milyona yaklaştığı biliniyor- nüfusuyla İstanbul ve onun Anadolu'ya uzanan "arka odaları", hiç öyle burjuvazimizin sandığı kadar zengin değildir. Baku-Ceyhan iç sınırının doğusundaki Kürt bölgeleri de sanıldığı kadar yoksul değildir. İki tarafta da ağır bir algı bozukluğu var.

Ama yine de, "Verkurtulcular", Baku-Ceyhan fiili iç sınırının doğusundan vazgeçerlerse, mülklerini kurtarabileceklerini ve hemen bir tür Belçika falan olacaklarını sanıyorlar. Kendilerini kandırıyorlar. Doğu Anadolu'yu Türkiye'nin dışında bırakırlarsa "safraları atıp" zenginliklerinin artacağına inanmaları, tam bir olmayacak duaya amin deme halidir. Sadece bu ucuz emek deposunun devre dışı kalmasıyla bile "yerleşik Türk ekonomisi" ilave bir bunalıma girecektir. Bir kere, bu var.

Bir de, şu: Özellikle Barzanistan'ın kurulmasıyla birlikte ve petrol sayesinde, Kürt nüfusun kendisini pek öyle yoksul saymamaya başladığını görüyoruz. "Biz bu Türkleri ne diye sırtımızda taşıyalım?" duygusu, örneğin Diyarbakır'da, hızla abartılı bir özgüvene dönüşüyor. Bu çarpık Türk ve Kürt özgüvenleri, yine aynı hızla dincileşiyor ve milliyetçileşiyor.

İki duygunun da maddi altyapısı çürük.

Ama iki duygu da inanılmaz bir hızla yayılıyor.

Trajedinin ana damarı ise Türkiye'nin batısında yaşayan Kürt nüfustan değil, Türk ve Kürt kimliklerinden oluşan karışık aile yapılarından geçiyor. Böyle bir bölünme süreci, Türkiye coğrafyasını, yüzyıllardır tanık olmadığı bir koparma eylemine maruz bırakacaktır. Özellikle ailelerdeki Türk-Kürt beraberliği, böyle bir dramı kısa sürede altından kalkılmaz bir kanlı trajediye çevirecektir. Daha önce de kaydetmiştik: Kürt isyanının bir numaralı isminin, yıllar önce yakalandığında, annesinin Türk olduğunu hatırlatması, tesadüf değildi. "Yaltaklanma" falan hiç değildi. Bir Anadolu isyancısı, sonuçta, Türkiye yönetenlerine, eğer emperyalist merkezlerin bu Türk-Kürt savaşı oyununa gelirlerse, ülkeyi nelerin bekleyeceğini hatırlatmak istiyordu. Kendisinden örnekle…

Bölünme, dünya sisteminin ve küreselleşmenin zorunlu kıldığı etnik-faşist devletçikler siyasetinin sonucudur. Emperyalizm ile ilişkileri koparmadıkça, bu felaketten kaçınmanın mümkün olmayacağını açıkça söyleyebiliriz. Kopmazsak, koparılacağız.

Ulusal sınırların geçersizleştiği ve ekonomik sınırların tüm dizginleri ele aldığı bir dünya bu. Emperyalizmin başka tarifi mi var?

Dolayısıyla, böyle bir dünyada, Bolivya sendromunun hızla yayılmasına şaşırmamak gerekir. Bolivya sendromu, bir eğilim olarak etkisini Türkiye üzerinde de hissettirecek. Halkçılığın ağır yaralar aldığı, sosyalizmin siyaset arenasından tümüyle çekildiği bir ortamda, bu hırsın Türkiye'yi paramparça etmesi kimse için şaşırtıcı olmayacaktır.

Ama bunlar söylemek istediğimiz şeyler değil. Daha önce de yazdık, başkaları da zaman zaman benzerlerine dikkat çekiyor. Mesele, şudur: Bu Bolivya örneği, zenginlerin lehine bir bölünme, yakında Türkiye'de de gündeme gelebilir. Şimdi inanılmaz gibi görünüyor ama, tüm "sanal" altyapısı hazır. Felaketi hazırlayan tuhaf bir altyapı bu ve o da çok önemli değil.

Önemli olan, şu: Böyle bir girişim, Bolivya'da yoksul halktan tiksinmeyi, ülkenin toprak bütünlüğünü ekonomik çıkarları için sıfırlamayı iş sayan büyük toprak sahipleri ve burjuvazi açısından bir çözüm sayılabilir. Zor da olsa, düşünülebilir. Ama Türkiye'de, İstanbul ve onun "Hinterland"ına karşılık gelen batı bölgeleri ile doğu yoksulları arasına zaten fiilen çekilmeye başlayan sınırları resmileştirmek, bunun için referandum falan yapmak, Türkiye'nin temellerine konulmuş tüm emperyalist bombaların hep birlikte patlaması demektir. Çünkü, batı ve doğunun insan malzemesi, sokak, artık birbirinden ayrılamayacak kadar iç içe geçmiştir.

Böyle bir bütünlük, bölgeleri ameliyatla bile birbirinden ayırmayı olanaksızlaştırmaktadır. Bolivya'da belki düşünülebilecek olan emperyalist çözümler, Türkiye'de, bu ülkenin ortadan kalkmasına yol açar.

Galiba ABD'nin BOP'u ve AB, bunların yılmaz savunucuları, tam da o nedenle böyle senaryolar hazırlıyorlar.

Ülkemizin ortadan kaldırılması için bundan daha uygun ortam ve hezeyan bulamazlar ki.

Neyse, bu da pek dert değil.

Egemen sınıfların temel sorunu muhtemelen şu: Böyle bir felakete direnecek tek güç aydınlanmış bir Türkiye işçi sınıfı ve onun devrimci çocuklarıdır. Felaket senaryosu, kurtarıcılarıyla birlikte sahne alacak yani. İşte bu soru, biraz düşündürüyor "satıcılarımızı": Ya Türkiye solu başarılı bir direniş gösterirse?

Bolivya'da direnen bir halk iktidarı var.

Bizde ondan çok daha büyüğü ortaya çıkabilir.

Çıkmazsa?

Biz, tarihe bu soruyla hiç bakmayız.

Çıkar.

Mutlaka çıkar.

Çıkarırız.