1 Mayısın mekansallığı - Bülent Batuman


“Kent(li) hakkı” der Lefebvre, “özünde kent merkezine dair bir haktır”. Bu önerme, her modern kent için geçerli olabilecek politik bir topografya tanımlar. Burada merkezi tanımlayan şey fiziksel konum değildir kuşkusuz; merkez, bir yandan kentsel gündelik hayatın, diğer yandan da kolektif bellekte kent mekânlarına dair biriken anlamların yoğunlaşmasıyla tanımlanır. Böyle bakıldığında, gündelik pratiklerin ve toplumsal anlamların renklendirdiği bilişsel bir haritadır ortaya çıkan.

2008 1 Mayıs’ını değerlendirmeye bu noktadan başlamak mümkün. İstanbul için bu topografyanın odağını Taksim Meydanı’nın teşkil ettiğini söylemek bir yandan son derece gereksiz; herkesin bildiği, kentsel yaşayışıyla hissettiği bir bilgi bu zira. Ama bunu söylemek öyle görünüyor ki son derece de elzem; çünkü kent mekânının politik anlamına, bir başka deyişle kentin bilişsel varoluşuna dair açık, ısrarlı ve kaba bir anlamazlıktan gelme söz konusu. “Taksim ısrarını anlamakta güçlük çeken” zevatın sergilediği bu anlamazlıktan gelme hali Taksim’in toplumsal bellekteki yerine dair pasif bir direniş değil, bu anlamı ve onun meşruiyetini yıpratmaya ve silmeye yönelik aktif bir tutum.

1 Mayıs’ı Taksim’de –veya herhangi bir kent merkezinde- kutlamanın mekânsal çözümlemesi için çok önemli ikinci bir nokta ise yukarıda andığım ve kent merkezini tanımlayan iki dinamiğin (kentsel gündelik hayatın ve kolektif bellekte biriken anlamların) karşılıklı ilişkisi. Herhangi bir mitinge katılmış bir kişinin hissettiği şey miting anında hem o kent parçasının hem de o eylemi deneyleyerek var eden bedenin başkalaştığıdır. En basit örnekle söyleyecek olursak bir mitingde ellerin, kolların ve ses tellerinin davranışları, kent mekânında normal kabul ettiğimiz davranış kalıplarının içine sığmaz. Ama eylem anında bunlar birden normalleşir. Aynı şey mekânın kendisi için de geçerlidir. Araçlara tahsis edilmiş mekân yayalarca işgal edilir, bilindik haliyle kentsel yaşantı durur, bir başka kentsel durumun olasılığı açılır. Kent birkaç saat sonra eski halinde dönse de, bu olasılık, yaşanan deneyimden artakalan bir tortu olarak hem kolektif belleğe, hem de kentin bilişsel topografyasına kazınır. Bu deneyimin tortusunu oluşturan şey ise tam da gündelik hayatın kesintiye uğratılmasıdır. Miting katılımcıları, yaptıkları eylemin tanımı gereği kentin rutin akışını kesintiye uğratmak, bedenleri ve sloganlarıyla görünür olmak, yarattıkları alternatif kentsellik deneyimini gündelik rutininin içine hapsolmuş kentliye göstermek isterler.

Her miting katılımcısının deneyimle bildiği bu durumu yine Lefebvre’in sözleriyle kuramsallaştırmak istersek şöyle de denilebilir: kentte süregiden gündelik hayat yabancılaşmanın yuvasıdır ve ürettiği tekdüzelikle bireyi pasifize eder. Ancak aynı kentsellik ve barındırdığı gündelik hayat, beklenmedik olanın ve anlık kırılmaların da yatağıdır; sonsuza dek yinelenecek bir döngü gibi görünen sıkıcı kentsel akış kopmaya uğradığı yerde beklenmedik durumlar, alternatif mekânsal pratikler ve öngörülmedik toplumsal deneyimler üretebilir. 68 Paris’inin meşhur sloganıyla söylersek “kaldırım taşlarının altındaki kumsal” bir anda görünür olur. İşte bu nokta ülkenin ve kentin yöneticileri tarafından sergilenen ikinci anlamazlıktan gelme noktasını oluşturuyor. 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanışına gündelik hayatın kesintiye uğrayacağı gerekçesiyle (Lefebvre’i mezarında ters döndürecek bir duyarlıkla) karşı çıkmak, yine kentin bilişselliği üzerinde aktif bir mücadele olarak anlaşılmalı. Burada da niyet mitingi anlamlı kılacak görünür olma niteliğinin meşruiyetini tırpanlamaktır.

Buraya kadar söylediklerim, aslında son yıllarda –belki 12 Eylül sonrası- gerçekleşen hemen tüm muhalif mitingler (özellikle 1 Mayıs’lar) ve onların düzenlendiği kentler için geçerli. Ankara’da yıllarca Tandoğan Meydanı diye Ankara Garı’nın arkasındaki artık alanda kutlanan 1 Mayıs’lar veya Mersin’de Cumhuriyet Meydanı’ndan kovulup şimdi yıkılmış bulunan Çukurova fabrikası alanının tozu toprağı içine sürülen 1 Mayıs’lar örnek gösterilebilir bu açıdan. İstanbul’a özel olan durum ise aslında yine kent mekânının kavranışıyla yakından ilişkili. Özellikle İstanbul’un mülki amirlerinin kenti ve onun topografyasını nasıl kavradığıyla.

Askeri birimler çeşitli uzmanlıklara göre sınıflara ayrılır; bu sınıflardan biri de istihkâm sınıfıdır. Sözlük anlamıyla siper, korunaklı bölge anlamına gelen istihkâm, askeri terminolojide doğal ve yapılı çevreyi manevraya uygunluk açısından inceleyen ve çevrenin bu boyutunu çeşitli müdahalelerle arttırmaya veya azaltmaya çalışan uzmanlığı anlatır. İngilizcede karşılığı olan military engineer(ing), faaliyetin araçsal boyutuna vurgu yaparken, Türkçede kullandığımız Osmanlıca terim faaliyetin mekânsallığına vurgu yapar gibidir. TSK’nın 2001 tarihli İstihkâm Harekâtı kitabına göre istihkâmcılar “düşmanın muhtemel yaklaşma yollarının belirlenmesine ve imha bölgelerinin seçimine yardım ederler.” İstanbul polisinin 1 Mayıs 2008 günü izlediği strateji işte bu cümlede gizli.

Radikal gazetesinin ertesi gün yayınladığı krokiye bakıldığında “Taksim savunmasının” istihkâm planı iyice görünür hale geliyor. İl sınırında kurulan barikatlarla şehir dışından otobüslerle gelen katılımcıların engellenmesi ve önce Boğaz’ın, sonra da Haliç’in iki yakasındaki bağlantıların kesilmesi/ kontrol altına alınmasından sonra Taksim’in tahkimatı iki aşamada gerçekleşmiş görünüyor: 1. “kritik arazi” olarak görülen (istihkâm jargonunda kritik arazi: elinde bulundurana büyük avantaj sağlayan arazi kesimi) Meydan’ın çepeçevre kuşatılması, 2. Taksim’e yaklaşma istikametlerinde müstahkem mevziler inşa ederek kitlelerin buluşmasını ve ana arterleri işgal etmesini engellemek.

1 Mayıs günü olan biteni izleyince insanın aklına İstanbul polisinin istihkâmcı bir birimi olup olmadığı geliyor. Bu soru retorik bir soru değil; alaycı bir soru hiç değil. Üç farklı –ve birbirinden ciddi- ima içeriyor çünkü: öncelikle kentin bir harp sahası olarak kavrandığını, ikinci olarak 1 Mayıs’ı kutlamaya çalışan kitlenin “imha edilecek” bir düşman olarak görüldüğünü ve son olarak İstanbul polisinin askeri düzende davranmak gayreti içinde olduğunu düşünüyorum. Ve tüm bunların, rütbesi kendinden menkul İstanbul generallerince, büyük bir istihkâmcı duyarlılığıyla gerçekleştirildiğini.

Polisin eylem yapan vatandaşı düşman olarak görmesi Türkiye için oldukça sıradan bir olgu. Herhangi bir ilginçlik barındırmadığından üzerinde fazlaca durmaya gerek yok. Ama polisin kendisini asker, kenti de savaş alanı olarak görmesi oldukça ilginç ve üzerinde düşünmeye değer görünüyor bana. Savaş alanı olarak kent ile başlayalım. Bir kere kentin kendisi savaş alanı olduğu zaman sivillerin bulunduğu ve askeri manevra sırasında bile dikkatli olunması gereken “cephe gerisi” kavramı anlamsızlaşıyor. Kentin her yanı, özellikle de kalabalıkların bulunduğu her yer cephe haline geliyor. Kent topografyasının sunduğu en belirgin mekânsal ayrım, yani açık ve kapalı alan ayrımı burada belirleyici bir nitelik kazanıyor. DİSK Genel Merkez binasının içinde ve çevresinde olup bitenler anlatmaya çalıştığım şey için gayet dikkat çekici bir örnek. DİSK önünde bekleyen işçilerin sabah saat 6:30’dan itibaren defalarca tazyikli su ve gaz bombalarıyla “dağıtılmaya” çalışıldığını biliyoruz. Burada binanın önü bir eşiği tanımlıyor aslında: açık ve kapalı alan arasındaki eşiği.

İlginç olan şey, polisin, açık ve kapalı alanda farklı teçhizat ve hatta farklı eğitim almış birimlerle faaliyet göstermesi gerekliliğinin açık ve bilinçli ihmali. Açık bir alanda toplanmış bir kalabalığı dağıtmak –şartlar oluştuğunda- polisin yetkileri arasındadır. Ancak dağılan kalabalığın sıkışma, izdiham vb. durumlarla karşı karşıya kalacağı durumlarda bu yetki anlamsızlaşır. Bir apartmanın bir dairesindeki zanlıyı yakalamak için polisin tüm apartmana taarruz ettiği görülmüş bir şey değildir örneğin. Gerek DİSK binasında, gerekse ÖDP binasında yaşananlar ise, gaz bombası gibi ancak açık alanda –gazdan etkilenen insanların dağılabileceği bir mekânsal ferahlıkta- kullanılabilecek bir teknolojinin kapalı alanda kullanımıyla dehşet verici bir durum yaratmıştır. Burada artık bir kalabalığın dağıtılmasından söz edilemez. Söz konusu olan şey, yine İstihkâm Harekâtı kitabında yer alan şu satırlarla tanımlanabilir ancak: “istihkâmcılar dikkatlerini muharebe sahasının düşman için ölümcül bir tuzağa dönüştürülmesi ve araziye düşmanın imhasını sağlayan bir fonksiyon kazandırılması üzerine yoğunlaştırırlar”. Düşman birlikleri açık alanlardan sürülmüş, birbirinden koparılmış, kapalı alanlarda kuşatılarak “bombalanmıştır”. Yapılı çevre sadece pasif bir engellemenin (Taksim’e ulaşımın engellenmesi) aracı olarak değil, aktif bir imha hareketinin araçları olarak kavranmış ve kullanılmıştır.

İstanbul polisinin “askermiş gibi” davranma hali ise mekânsal pratiklerinden daha geniş çerçevede bir incelemeyi hak ediyor. Akla ilk gelen şey bir muharip güç olarak kabiliyet ve organizasyon açısından doruk noktası ve mükemmeliyet sembolü olarak görülen ordu düzenine özenme hali. Caddelerde kurulan barikatlardaki özenli sıradüzenler, yürüyüş kolunda atılan sloganlar, taarruz ve geri çekilme emirlerinin netliği hep bir harp oyunu havasında, hep mükemmel işleyen bir savaş makinesi özlemini yansıtmakta.

Burada, gaz bombası üzerine birkaç şey söylemek gerekiyor, zira oldukça enteresan bir araç. Hem polisin oynamasına izin verilen en teknolojik oyuncak, hem de tek bir polisin birden çok düşmanı tek hamleyle etkisiz hale getirdiği bir silah. Kısacası “askermiş gibi” yapmanın en afili aksesuarı. Aynen namlusundan gerçekten bir şey fırlatan oyuncak tabancanın oyun çocuklarında yarattığına benzer bir haz yarattığını tahmin edebiliriz kullanıldığında. Bu yüzden herhalde, copları, miğferleri ve kalkanlarıyla antikçağ piyade düzeni içinde “harp etmek” zorunda olan robocop ordusunun boyuna gaz bombası sallaması. Harp oyununa sahicilik efekti katıyor olsa gerek. Altı üstü fantazmagorik bir araç oysa, bir fetiş nesnesi. Ve her fetiş nesnesi gibi aşırı tüketimi düşsel kurguyu (askermiş gibi olmak) beslemek yerine yıkıcı etki yaratıyor: kendi bombasında boğulmaya başlıyor kendini asker sanan polisler. Omzundaki lacivert yıldızları altın sarısı hayal eden bıyıklı paşalara Brecht’in dizeleriyle şunu söylemek gerekiyor: “gaz bombanız ne güçlü generalim”, eklemek de gerekiyor: ama bir kusurcuğu var, taş atımlık mesafeden atanı da etkileyebiliyor.

İstanbul emniyetinin askerlik fantezisinin çöktüğü bir nokta daha var ki bu sosyolojik bir olguya işaret ediyor. 1996 1 Mayıs’ı, polis kurşunuyla ölen üç kişiyle değil Kadıköy Meydanı’nda trafik lambalarına ve çiçek tarhlarına saldıran gençlerin görüntüleriyle hatırlanıyor. O dönemde varoşların kente karşı öfkesi biçiminde formüle edilen olgu acaba 2008 1 Mayıs’ında –bir kısmı Anadolu’dan getirilen- polis memurlarının eliyle İstanbul’un en mutena mekânlarının, örneğin adı mutenalaştırma (gentrification) kavramı ile birlikte anılan Cihangir’in savaş alanına çevrilmesini açıklar mı? Cihangir’deki kafeleri dağıtan gençler acaba 1996’da çiçek tarhlarını döven gençlerin kardeşleri olabilir mi? Saldırı emrine uyabilip, ricat emri gelince uyum zorluğu yaşayan, cebindeki gaz bombasını düşürüp kendisi zehirlenen, panzerden sıktığı suyu bir oyunmuşçasına sokakta duran tek bir kişiye isabet ettirmeye çalışan, kısacası askeri düzen fantezisine bir türlü uyamayan bu gençlerin Şişli Etfal çevresinde yahut İstiklal Caddesi’ndeki külhânî halleri, sergiledikleri fevri tavırlar nasıl yorumlanmalı? Yine Brecht’e bırakmalı belki sözü:

Kentin varoşlarından gelen yoksul çocuklarına
devlet kapılarında önemsiz görevler vaat edilirdi,

öğrenirlerdi öğretmenlerinin ayaklarını yalamayı
ve hor görmeyi kendi analarını

Bu yoksul çocukların, sergiledikleri şiddeti kabul edilebilir olmasa da anlaşılır kılan bir mazeretleri var. Ama bıyıklı İstanbul paşalarının yok. Ve onlara kent mekânını savaş alanı olarak okumak istiyorlarsa, Filistinlilerin evlerinin içinden sokak açan İsrailli istihkâmcılara başvurmalarını önerelim. Ama bu istihkâmcılık faaliyetinin, kent mekânında nümayişin kurallarını ilga etmek olduğunu da hatırlatalım.