Lübnan bir kez daha iç savaşın eşiğinde - Ergin Yıldızoğlu (Cumhuriyet)

12 Mayıs 2008

Lübnan yine bir iç savaşın eşiğine geldi; bölüneceğine, bir “ülke olarak tükendiğine” ilişkin yorumlara karşın, cumartesi akşamı bu eşikte durdu. Lübnan bu eşikte ne kadar kalabilir? ABD Başbakan Yardımcısı Cheney’nin Ortadoğu’yla ilgili eski danışmanı David Wurmser’in, “Bu kez farklı, çünkü ABD açısından Tahran, Şam ve Beyrut arasında bir fark kalmadı” dediği (The Middle East Journal, 8/5/08) bir ortamda, bölgede giderek sertleşen savaş rüzgârlarına bakarak bu soruya iyimser bir cevap vermek oldukça zor.

Bir satranç oyunu olarak Lübnan

Lübnan’da geçen hafta yaşananlar ölümcül bir satranç oyunundaki hamlelere benziyor. Bu satranç oyunu 2005’te Başbakan Hariri’nin bir bombalı suikasta kurban gitmesiyle açıldı. Bunu, iç savaştan bu yana ülkede istikrarı koruyan Suriye’nin çekilmesiyle sonuçlanan, Doğu Avrupa’daki renkli devrimleri anımsatan “Sedir ağacı devrimi” girişimi izledi. Bu “Sedir ağacı devrimi” sırasında Lübnan toplumunda, dini ve sınıfsal özellikler gösteren, ABD’nin “Yeni Ortadoğu” taktiğiyle de uyumlu bir yarılma oluşmaya başladı. Bir tarafta ABD, AB yanlısı, orta sınıf, Hıristiyan, Suudi etkisi altında Sünni bir kamp; diğer tarafta, Maruni Hıristiyanların bir kısmı, Şiiler (Hizbullah) ve Suriye/İran etkisine yakın iki kamp oluştu.

Bu satrancın ikinci ve bugüne kadarki en büyük hamlesi, 2006 yazında İsral’in büyük çaplı saldırısıydı. Bu saldırı, 1980’lerin başında İsrail ve ABD işgaline karşı direniş amacıyla kurulduktan sonra giderek güçlenen, İsrail’in Lübnan’ı terk etmesine neden olan, yaygın toplumsal dayanışma ağı, örgütlemesi, askeri kapasitesiyle, İsrail’e karşı caydırıcı bir rol oynayan Hizbullah’ı tasfiye etmeyi ya da en azından yalnızlaştırarak, Lübnan’da bir iç savaşı tetiklemeyi amaçlıyordu. Hizbullah beklenmedik bir direniş sergiledi. İsrail amacına ulaşamadı; geri çekilmek, bir anlamda yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldı. 2006 yaz savaşı, Hizbullah’ın Lübnan’da, İslam dünyasında prestijini arttırırken İsrail’in siyasi yapısı ve askeri özgüveni büyük bir sarsıntı geçirdi.

Lübnan satrancı, “bir senden bir benden” türü suikastlarla devam ederken, geçen kasım ayında Suriye yanlısı devlet başkanının döneminin bitmesiyle yeni bir durum oluştu. Çünkü, iskemlelerin dini cemaatler temelinde bölüşüldüğü Lübnan parlamentosu yeni başkanı bir türlü seçemiyor, Hizbullah da 2006 savaşında kazandığı saygınlığa dayanarak nüfus içindeki payına uygun bir biçimde temsil edilmesine olanak sağlayacak siyasi reformlar talep ediyordu.

Geçen hafta “satranç hamleleri” birdenbire, ABD yanlısı (İsrail’e yakınlaşmaya başlayan) Dürzi lider Canbolat’ın, deyim yerindeyse Hizbullah’ın vezirini almaya kalkmasıyla hızlandı. Canbolat, Hizbullah’ın, 2006 savaşındaki zaferinin en önemli unsurlarından biri olan, bağımsız haberleşme, istihbarat ağının, havaalanı çevresindeki fiberoptik kablo sisteminin, kapalı devre televizyon kameralarını bahane ederek sökülmesini, İran elçisinin sınır dışı edilmesini talep etti. Hükümet de havaalanı güvenliğinden sorumlu General Mişel Süleyman’ı görevinden aldı. Hizbullah liderliği, bu hamleyi bir savaş ilanı olarak kabul ettiğini açıkladı, o sırada asgari ücret temelinde başlamakta olan genel greve açıktan destek verdi… Genel grevin gerek düşük katılım, gerekse yolların ordu tarafından kesilmesi yüzünden çökmesiyle birlikte, Şii ve Sünni milisler arasında mini sokak savaşları başladı. Böylece yalnızca Hizbullah’ın değil, hemen her dini cemaatin, özellikle
Sünnilerin de kendi silahlı güçlerine sahip olduğu ortaya çıkmış oluyordu. Ne ki cuma akşamı ajanslar, Hizbullah’ın askeri üstünlüğünü tartışmasız bir biçimde kanıtladığını ve Beyrut’un batı bölgesinin denetimini eline aldığını bildiriyordu. Tam bu noktada taraflar arasında yeniden bir diyalog başladı, Hizbullah lideri Nasrallah’ın “Soruna başka bir çözüm bulacağız” yaklaşımını, Sünni lider Hariri (Hariri’nin oğlu) akılcı bulduğunu açıklıyor, hükümet de General Mişel Süleyman’ı görevine iade ediyor, Hizbullah’ın kablo sistemi ve kameraları sorununu bir başka güne bırakıyordu. Böylece Lübnan, bir iç savaşın eşiğinde durmuş oluyordu (The Daily Star, 9/5/08).

Savaş rüzgârları…

Geçen hafta Lübnan’da yaşananları, tüm dünya basınının öncelikle bir ABD-İran çatışması bağlamında anlamlandırmaya çalışmış olması, David Wurmser’in saptamalarında gerçeklik payı olduğunu düşündürüyor. Bu açıdan bakınca da bölgede savaş rüzgârlarının İran’a doğru hızlanmakta, kimi olayların tırmanmakta olduğunu gösteren belirtiler görmek olanaklı.

İlk anda aklıma stratejik analiz sitesi Stratfor’un bir yorumu (Friedman, 04/08) geliyor. Friedman, 2007 Eylülü’nde İsrail’in Suriye’de bir şeyi bombaladığını, ama Suriye ve İsrail’in, ABD’nin Kuzey Kore’yi suçlamalarına karşın, hâlâ olaya açıklık getirmeye yanaşmamalarının garipliğine dikkat çekiliyor. Aynı yorumda bu yıl şubat ayında, ABD’nin stratejik petrol rezervlerine yığınak yapmaya devam etmesine, Hizbullah’ın liderlerinden İmad Mugniye’nin Suriye’de öldürülmesine, mart ayında ABD’nin Lübnan karasularındaki varlığını 6. Filo’ya bağlı güçlerle arttırdığına, nisanda da İsrail’in, Dönüm Noktası-2 adıyla, tarihinin en büyük savaş oyunlarını gerçekleştirmiş olmasına dikkat çekiliyor. Friedman, “Bunların tam olarak ne anlama geldiğini bilemiyoruz” diyor ve ekliyordu “ama hiç de iyi işaretler değiller” .

Geçen ay, Centom başkanlığına, İran’a yönelik bir savaşa kesinlikle karşı olduğu bilinen General Fellon’un yerine, Bush çizgisine sadık General David Petraeus’un atanması da hemen tüm yorumcular tarafından, İran’la ilgili bir gelişme olarak yorumlandı (örneğin Inter Press Service, 24/4/08). Washington Post’un savunma uzmanı William Arkin’in 9 Mayıs’ta aktardıkları da bu bağlamda çok ilginçti. Arkin ABD’nin olası bir İran saldırısına, hiç beklenmedik bir anda ve açıdan başlayacağını vurguladıktan sonra, 4 F16CJ uçağının, geçen ağustosta Irak’tan kalktıktan sonra, altı ülkenin hava sahasından geçerek, havada 13 kez yakıt ikmali yaparak, 11 saat kesintisiz uçuşla gerçekleştirdikleri bir Afganistan operasyonuna dikkat çekiyordu. Ancak uçakların Afganistan’da bir yeri bombaladığına ilişkin herhangi bir bilgi yokmuş. Arkin’e göre önemli olan, bu uçuşun başarılmış olmasıydı, Afganistan bahaneydi. Bu gelişmelere, Türkiye aracılığıyla Suriye ve İsrail arasında, aksıyor olsa da başlayan görüşmeleri, İran’ın Belucistan bölgesinde etnik gerginliklerdeki tırmanışı da ekleyebiliriz.

Şimdi dönüp Lübnan’a yeniden bakarsak, ABD ve İsrail yanlısı Canbolat’ın son çatışmaları tetikleyen “provokasyonunun”, Hizbullah’ı Lübnan’da, bir Şii-Sünni çatışması üzerinden, Suriye’yi de İran’dan uzaklaştırmaya yardımcı olacak bir biçimde yalnızlaştırmayı amaçladığını, en azından savunma altyapısını zayıflatmayı amaçladığını düşünebiliriz. Eğer savaş rüzgârları gerçekten bu yönde esiyorsa, salt Lübnan’ı değil, tüm Ortadoğu’yu yeni sarsıntılar bekliyor demektir.

Cumhuriyet