1 Mayıs’ta yaşananların yerli yerine oturtulabilmesi için Başbakan’ın 6 Mayıs günü AKP’nin TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmaya dikkatlice bakmak gerek. Başbakan olup bitenler konusunda AKP’nin rolünü ve sorumluluğunu gizleme çabası içinde olanları, yaşananları çeşitli manipülasyonlara bağlama eğilimi taşıyanları boşlukta bırakarak etkin bir sınıfsal refleksle 1 Mayıs vahşetinin sorumluluğunu açık açık üstlendi. Tayyip Erdoğan “Bizim söylediklerimizi yapmadılar biz de dövdürttük” demeye getirdi.
Başbakanın şiddeti cansiparane savunmasını “Devletin elini soğutmamak lazım” cümlesinde kendini bulan geleneksel devletçi refleksten ziyade temsil ettiği sermaye kesiminin sınıfsal refleksine bağlamak daha isabetli olur. Siyasette simgelere büyük değer ve önem veren, AKP ve AKP’nin etrafında kümelenmiş sermaye biliyor ki 1 Mayıs, sendikalı, sigortalı, güvenli çalışmanın, insanca çalışma ve yaşama koşullarına sahip olmak için verilen mücadelenin simgesidir. Bu simgenin bastırılması onların sahip olduğu küçük ve orta ölçekli işletmelerde, ticaret burjuvazisinden sanayi burjuvazisine yükselmiş sermayedarların işyerlerinde sendikalı, sigortalı, güvenceli çalışma talebinin de bastırılması anlamına gelecektir. 1 Mayıs’ta ortaya çıkan şiddet işçileri vahşi çalışma ve yaşama koşullarına mahkum etmek isteyen zihniyetin kaba bir tezahürüdür. Uygulanan şiddetin arttırılmış dozajı yoluyla devletin asli sahiplerine kendilerini kanıtlama, sizin nefret ettiklerinizle bizim nefret ettiklerimiz arasında bir fark yok güvencesi verme gayreti bu sürecin yan ürünüdür. AKP’nin ideolojik kodları içinde anti komünizm ve emekçi düşmanlığı önemli bir yer tuttuğu için sopayı kaldırırken de, vahşeti savunurken de rahatsızlık duymamaktalar. 1 Mayıs AKP’nin kof demokratlığını ve içselleştirilmiş sınıfsal bakışını aynı karenin içinde birlikte ortaya koydu.
AKP’nin, emekçilerin 1 Mayıs talebine takındığı tutum, çalışma yaşamını esnekleştiren iş yasasında, iş güvencesinden yararlanma koşullarını 10 kişiden 30′a çıkartarak kapsamının daraltılmasında, grev ertelemelerinde ve Avrupa Sosyal Şartı’nın örgütlenme ve grev hakkını düzenleyen maddelerine çekince koyan tutumundan ayrı düşünülemez. AKP’nin 1 Mayıs’taki tutumu sözü edilen meselelerdeki, işçi sınıfının haklarını ortadan kaldıran davranışının bir benzeri ve devamıdır.
Ve Hak-İş
AKP’nin 1 Mayıs’ta takındığı sınıfsal tutumunu meşrulaştırma çabasına en büyük desteği bir işçi konfederasyonu olan Hak-İş verdi. Hak-İş yönetimi sendikaların karakteristik özelliklerinden olan bağımsız örgüt olma özelliğini bir kenara bırakıp, AKP’nin argümanlarını tekrarlayarak, AKP ile arasındaki ideolojik bağı işçi örgütü kimliğine tercih etti. Bu Hak-İş açısından yeni bir durum değil. İşçiler hükümetle ya da yerel yönetimlerde ne zaman karşı karşıya geldilerse Hak-İş yönetimi tutumunu, iradesini, imkanlarını işçilerin değil, kendisiyle aynı dünya görüşünü paylaşanların yanına koydu. Hak-İş’in sendikal pratiğinde bu tutumunu göz önüne seren pek çok olgu var; ama iki örnek vermekle yetinelim. Birinci örnek 2007 yılındaki Türk Hava Yolları sözleşme sürecinden. Hava-İş Sendikası ve AKP hükümeti Türk Hava Yolları sözleşmesinde karşı karşıya gelmişti. THY yönetimi çalışanların üzerinde baskı kurarak grev oylaması yoluyla grev hakkını sendikanın elinden almak istedi. Hak-İş yönetimi, sendikal hak ve özgürlükleri açık açık savunmak, THY yönetiminin anti demokratik uygulamalarına dikkat çekmek yerine sendikayı suçlayan THY yönetiminin argümanlarını sendikal dünyanın kavramlarıyla tekrarlamayı seçti. (11.8.2007 Birgün gazetesi)
İkinci vereceğim örnek ise doğrudan kişisel tanıklığıma dayanıyor. 1992 Yılında Ankara Belediyesine ait işyerlerinden biri olan Belbeton’da Kristal-İş Sendikası örgütlenmişti. 1994 Yerel seçimlerinde Refah Partili Melih Gökçek belediye başkanı seçildiğinde işyerinde sendikayı tasfiye etmek için girişimlerde bulundu, işçilerin bir kısmını işten attı. Toplu iş sözleşme süreciydi, gelişmeler sendikayı grev kararı almaya götürdü. Bu sırada Kristal-İş’in karşısına aynı zamanda Hak-İş Dergisi’nin yazı işleri müdürü de olan, halen Hak-İş’in avukat ve danışmanlığını sürdüren biri çıktı. Kendi dünya görüşüne mensup bir işvereni bir işçi sendikasına karşı fiilen kayırma, destekleme gayretkeşliği ile değme işveren vekilinin aklına zor gelecek bir yöntemle Kristal-İş’i yetkisiz kılmak için çaba sarfetti. Sonunda işyerinden sendikayı söküp atmada başarılı da oldu. O tarihten sonra Belbeton’da bir kez daha sendikalaşma çabası oldu; fakat sonuç alınamadı. Ankara Belbeton’da Hak-İş avukatının fiili yönetiminde sendikanın tasfiyesinden sonra işyerine bir daha sendika giremedi, işçiler sendikasız kaldı. Bir işçi örgütünün uzmanının işçi sendikası karşısında işvenin vekili olarak çıkması, işçilerin en temel hakkı olan örgütlenme ve grev hakkını ortadan kaldırmak isteyen işverenin yanında fiilen saf tutması hiçbir biçimde izah edilemez. Hiçbir gerekçe, hiçbir mazeret bu ayıplı durumun üstünü örtemez. Hak-İş uzmanının Belbeton’daki tavrını, Hak-İş yönetiminin Hava-İş sözleşmesinde ve 1 Mayıs 2008′de tuttuğu pozisyonla birleştirince sendikaların bağımsız örgüt olma özelliğinin “Benim cemaatim”, “Benim dünya görüşüm”, “Benim partim” düsturuna feda edildiğini görüyoruz.
Sendikaların en temel özelliklerinden biri olan sendikaların, devletten, hükümetlerden, siyasi partilerden, dinsel kuruluşlardan bağımsız olma özelliğinin bu biçimde feda edilmesi sendikaları sınıf örgütü olma niteliğinden uzaklaştırarak payanda haline getirmektedir.
Ve Sendikal Muhalefet Çizgisi
1 Mayıs’tan hemen sonra Başbakan’ın ettiği “Sendikaların bu kadar ısrarlı davranmalarını beklemiyordum” cümlesi yaşanan olayların gölgesinde kalmamalı. Çünkü bu cümle sendikal muhalefetin hükümet üzerinde bıraktığı izlenimin önemli bir ifadesi. Sendikal hareket uzun süredir işverenlerin ve siyasal iktidarın karşısına emekçiler için yeni bir hak anlamına gelen taleplerle çıkmıyor, talepler uğruna ısrarlı, inatçı kararlı bir muhalefet çizgisi izlemiyordu. Siyasal iktidar emekçilerin haklarını budarken daha çok mevcut üyenin haklarını korumaya dönük “kazanılmış hakların korunması”nı amaçlayan bir hat izliyordu. İşçi haklarını ortadan kaldırırken sendikalardan kazanılmış haklarımıza dokunmayın cümlesini duymaya alışmış, üyesinin kazanımlarının korunması karşısında önemli haklardan vazgeçebilen sendikalara alışkın iktidar Taksim talebini ve ısrarını kendi olağan akıl yürütmeleriyle dayatma olarak algıladı. Oysa işçilere Taksim’i talep etmeyin demekle, ücret artışı istemeyin, grev hakkınızdan, örgütlenme hakkınızdan vazgeçin demek arasında bir farkı yoktur. Dolayısıyla işyerinde işçiyi düşük ücretle, sendikasız, sigortasız çalıştıran işveren, örgütlenen işçiyi kapının önüne koyan işveren hangi gerekçeler ve reflekslerle davranıyorsa Taksim’i işçilere kapatanlar da aynı sınıfsal refleksle davrandılar. Sermayenin sınıfsal refleksi ve Hükümetin sendikaların ısrarlı ve kararlı bir mücadele veremeyeceği algısı sendikaların muhalefet yapma biçimlerini gözden geçirmeleri gerektiğine de işaret ediyor. Sendikal muhalefet çizgisini “müktesep hakların korunması” üzerine bina etmiş sendikal hareket için Taksim talebi bir tür makas değişikliği anlamına gelmektedir. Bunun devamının getirilmesine, işçi hak ve özgürlüklerini talep eden, bunun için ısrarlı, kararlı bir mücadeleyi önüne koyan bir mücadele hattına ve programına ihtiyaç var.