Kapitalist üretim sürecinin özü sermayenin emeği sömürmesine dayanır. Bu sömürünün derecesi ise sermaye ile işçi sınıfı arasındaki güç mücadelesinin sonucunda belirlenir. İşçi sınıfının bir sınıf olduğunun bilinci ile sermaye karşısında bir güç olarak çıkmasına kadar geçen süreçte sömürü sınırsızdır. Bu dönemde sermayenin emek sömürüsünde kullandığı yöntem, "mutlak artı değer" olarak da ifade edebileceğimiz biçimde çalışma süresi ve ücretler üzerinden gerçekleşmektedir. Bu bağlamda, üretim sürecinin tek belirleyicisi olan sermaye sahibi, çalışma süresini dilediğince uzatıp, ücretleri dilediğince düşürme "özgürlüğü"ne sahiptir ve bu "özgürlüğü" sonuna kadar kullanmaktadır. Sermayeye emeği sınırsızca "sömürme özgürlüğü"nü veren ve bu "özgürlüğü" teminat altına alan burjuva iktidarları ve onların hazırladığı yasalardır.
Sermayenin emeği sınırsızca "sömürme özgürlüğü"nü elinden alan sınıf bilinci içinde yürütülen işçi sınıfı hareketidir. Marx ve Engels'in kuramsallaştırmasıyla bu hareket, sadece "sömürü özgürlüğü"nü sınırlandırmakla kalmamış, kapitalizme alternatif olarak "sosyalizm" düşüncesini ortaya koymuştur. 1917 Ekim Devrimiyle birlikte, kapitalizmin korkulu rüyası haline gelen reel sosyalizmin de kapitalist ülkelerde "sömürü özgürlüğü"nün sınırlanmasında önemli rolü olmuştur. Daha açık bir ifade ile sosyalizm mücadelesi ve reel sosyalizmin varlığı kapitalist ülke emekçilerinin sömürüsünün önünde önemli bir engel oluşturmuştur.
Kapitalizm, sürdürülebilirliğinin de koşulu olan "sömürü özgürlüğü"nün önündeki engelleri aşmak üzere pek çok yönteme başvurmuştur. Bunların başında "mutlak artı değere" dayalı üretim sisteminin Taylor ve Ford'un öncülüğünde "nispi artı değere" dayalı biçime dönüştürülmesi gelmektedir. Fordizm olarak adlandırılan ve üretim ilişkilerinin standartlaştırılmasına olanak tanıyan bu sistemde artı değerin emek verimliliği üzerinden elde edilmesi mümkün hale gelmiştir. Böylece çalışma saatleri, ücretler gibi konularda sendikalar toplu pazarlıklar yoluyla üretim sürecinde söz sahibi olurken, sermaye ölçülü de olsa "sömürü özgürlüğü"nü sürdürebilmiştir. Sermaye, "sömürü özgürlüğü"nü tekrar sınırsız hale getirmek için üretim ve tüketim sürecini dönüştürmeye çalışırken diğer taraftan da "sömürü özgürlüğü"nün önünde engel olarak gördüğü reel sosyalizme karşı "soğuk" savaşa girişmiştir.
1970'lerle birlikte içine girdiği kriz karşısında kapitalizm, krizin nedeni de olan "sömürü özgürlüğü"ndeki sınırları kaldırabilmek için üretim sürecinde nispi ve mutlak artı değeri birlikte uygulamak üzere üretim sürecini esnekleştirmiştir. Bu süreçte, bir taraftan emek yoğunlaştırılarak verimliliğin en üst düzeye çıkartılması yoluyla sömürü hedeflenirken diğer taraftan çalışma süreleri, ücretler, işe giriş ve çıkışlarda esnekleşme sağlanarak sömürünün en üst düzeye çıkartılmasına çalışılmıştır. Sermayenin emeği çifte sömürüsü anlamına gelen bu süreç, sendikaların sınıfsal perspektiften uzak olmaları ve reel sosyalizmin dağılmasıyla amacına önemli ölçüde ulaşmıştır.
Türkiye'de sermaye, kapitalizme eklemlenme sürecindeki gecikmelere bağlı olarak "sömürü özgürlüğü"nün elde edilmesini de bunun sınırlandırılmasını da gecikmeli olarak yaşamıştır. Aynı gecikme sömürü özgürlüğünün tekrar sınırsızlaştırılması konusunda fazlaca geçerli değildir. Bunda en önemli etken ise 12 Eylül darbesi ve AB üyelik sürecidir. Türkiye'nin doğal dinamikleri dışında gelişen her iki unsur da Türkiye'nin kapitalist sisteme eklemlenmesini sağlamak işlevini üstlenmişlerdir. 12 Eylül darbesinde bu süreci yöneten Özal'lı ANAP iken AB üyelik sürecini yöneten (her fırsatta Özal'a referans veren) Erdoğan'lı AKP'dir. İkisinin birbirinden konjonktürel birkaç etken dışında farklılığı yok gibidir.
12 Eylül'le AB üyelik sürecini, birbirinden ayıran en temel nokta 12 Eylül demokrasiye rağmen gerçekleşen bir süreç olarak değerlendirilirken, AB üyeliğinin demokrasinin gereği olarak algılanmasıdır (ya da algılatılmaya çalışılması). Bunun en açık örneği, gerek çıkarttığı yasalar gerekse fiili icraatları (1 Mayıs'taki ya da işçilerin örgütlenme çalışmaları karşısındaki tavrı) bakımından emek düşmanlığını 12 Eylül rejiminden çok daha açık biçimde ortaya koyan AKP'nin AB'nin içerideki ve dışarıdaki unsurlarınca "demokrasinin temsilcisi" olarak ilan edilmesidir.
Sözün özü: Türkiye'de sermayenin emeği "sömürme özgürlüğü"nün önündeki engeller "demokrasi" söylemi altında kaldırılmaya çalışılmaktadır. Maalesef pek çok sendika yönetimi de "demokrasi" söyleminin ardında AB'ciliğin büyüsüne kapılıp, sermayenin emeği "sömürü özgürlüğü" sürecine katkıda bulunmaktadır.