Ergun Çağlayan - Para getiriyorlar

14 Mayıs 2008

Tam Mehmet Şimşek'in "ekonomi dimdik ayakta" mesajını verdiği gün, ülkemiz vatandaşlarının yüzde 75 civarının "yoksul", yüzde 15 civarının da "aç" olduğu açıklandı. Bu, sermaye düzeninin baktığı temel rasyolardan biri. O ülkedeki "alım gücünü" nüfusa oranla ölçmek için çok işe yarıyor. Bir ailenin temel gıda, giyim, barınma, seyahat ve kültür harcamalarının karşılığı, geçim sınırı, bir kişinin dengeli beslenebileceği bir aylık gıda tüketiminin karşılığı da açlık sınırı. Kapitalizm, açlığı ve yoksulluğu meşrulaştırıyor. Bir sonraki aşamada da onlar için kimi "olanaklar" yaratıyor. Böylece yoksulluk, çoğu orta sınıf mensubunun hatta emekçinin gözünde, sunulan olanaklardan ve fırsatlardan yararlanamayan tembeller kümesi olarak meşrulaşıveriyor.

Örneğin kimi Avrupa ülkelerinde bu iki oran, 15-3 ya da 22-4 falan gibi yüzdelere kadar düşebiliyor. 85-40 gibi seviyelere çıkan kimi Latin Amerika ya da Afrika ülkeleri de öbür tarafta. Konu üzerine tartışanların hemen hemen hiçbiri "niye 0-0 değil? Bunu ne engelliyor?" diye sormuyor. O beğenilmeyen sosyalist ülkelerin hemen tümünün bunu başardığı söylendiğinde ise "ama demokrasi, insan hakları…" yapıştırılıyor.

Sonuçta "özgürlük" için bir miktar "yoksulluk" elzem hale gelmiş oluyor. Bu taşla vurulan kuşlar bitmez: Yardım örgütlenmesinin siyasileştirilmesi, iktidar partisine oy ve çıkar ilişkileri sağlanması, yardımların şirketlere ihale edilerek kâr kaynağı yaratılması. Bu kazançlardan yüzde alınarak rant sağlanması. Ya da başka yerde sağlanan rantların karşılığı olarak - iftar çadırları örneklerinde sık raslandığı gibi - kazanç sağlayan taraflara "hayır" işleme zorunluluğu getirilerek siyasi propaganda için kaynak sağlanması…

Yoksulluk kaçınılmaz, ama yardım sağlanıyor. Nüfusumuzun dörtte üçünün yoksulum diye dertlenmeyip, nüfusun yedide birine bakarak haline "şükretmesi" gerektiği mesajı da sağlanıyor.

Şimdi Merrill Lynch adlı neredeyse batacak, Arap sermayesi ve ABD devleti tarafından kurtarılmaya çalışılan dev ABD mali tekelinin raportörü olarak çalışmış olan Mr. Şimşek'in özgüveninin kaynağına gelelim:

Hükümet, geçtiğimiz günlerde "beş yıllık mali plan" açıkladı. Planda en dikkat çekici olgu, faiz öncesi bütçe fazlası hedefinin yüzde 3,5'a düşürülmesiydi. Hükümet, daha az faiz ödeyip, diğer harcamalara daha çok kaynak ayıracağı mesajını veriyordu. Mehmet Şimşek'in eski patronu da dahil olmak üzere bir dizi çok uluslu mali tekel, raporlarında iki noktanın altını çizdiler: İMF ile ilişkilerin yerel seçimler yaklaşırken sağlıklı sürdürülememesi riski artmıştı. Hükümet, plan falan deyip, bazı kriterleri İMF olmadan da gözetebileceği mesajı vermeye çalışıyordu. İkincisi, zaten enerji ve gıda fiyatları artarken üstüne bir de kamu harcamalarının yükseltileceği sinyali, enflasyon tehdidini artırmıştı. Yani yapılan yorumlarda güvenin arttığı değil azaldığı vurgulanıyordu.

Şimşek, verdiği demeçlerde, açıkladıkları planın sermayenin Türkiye'ye olan güvenini pekiştirdiği, ülkeye giren kaynakların artmakta olduğu ve dünya krizine rağmen ülkenin büyümeye devam edeceği iddiasında. Enflasyon için ise "artık her ülkede yükseliyor, elle gelen düğün bayram" mesajını veriyor. Cesur, hatta ekonominin genel görünümü düşünüldüğünde maceracı denebilecek ifadeler bunlar.

Döviz kurlarına bakıldığında, son birkaç haftadır gerçekten büyük kısmı kaynağı belirsiz olmak üzere bir para girişi gözleniyor. Tahvil ve hisse senedi borsaları düşerken, ekonomik durum, beklenti ve yorumlar kötüleşirken "AKP, bir yerlerden para getiriyor" dedirtecek bir döviz satışı var.

Bu kaynağın bir kısmı, Türk Telekom özelleştirmesi. Şirketin kalan kamu paylarının büyük bölümünün ucuz fiyata borsada satılması sürecinde Arap sermayesinin bu halka arzla çok ilgilendiği biliniyor. Şirketin patronu konumuna geçen ve şimdilerde Suudi sermayesiyle balayı yaşayan, ABD bağlantılı Lübnan şirketi Öger Telekom, bu süreçte çok aktif olarak yer aldı.

Satışın en önemli ayrıntılarından biri ise şirket personeline tahsis edilen kişi başı yaklaşık 20 bin YTL civarındaki hisselerdi. Hisselerin iskontolu oluşu nedeniyle borsada işlem görmeye başlamasından itibaren kısa sürede yüzde 15 civarında prim yapacağı vaatleri yayılıverdi. Şirket, hisse almak isteyen personeline avans da kullandırdı. Böylece personele - ya da birikim sahibi yakınlarına - 2-3 bin YTL'lik bir büyüklükte para kazanma çağrısı yapılmış oldu. Bir emekçi ailesini 2-3 ay geçindirebilecek büyüklükteki bu rakam, mikro ölçekte tam bir yoksullara yardım mekanizması kuruldu. Yani Araplar kazanıyor, AKP siyasi bir sermaye desteği sağlıyor, Telekom emekçisine de sus payı veriliyor. Bir taşta üç kuş.

Bu köşede daha önce birkaç kez sıraladığım kriz dinamikleri, pek öyle iki üç haftalık para akışı yaratarak aşılabilecek şeyler değil. Ama AKP'nin bu organize satış vakaları da tükenmek bilmiyor. Seçime kadar ayakta kalacağız diye ihanetinin boyutlarını kat kat artırma peşinde koşan iktidar partisi, emekçilerin en büyük felaketi olduğunu, henüz kriz tam çökmemişken, tekrar kanıtladı.