Refik Ulu’dan Özgür Edebiyat’a



Bakmayın öyle afralara-tafralara, biz insanımıza, değerlerimize yaşarken sahip çıkmadığımız gibi öldükten sonra da hemen unuturuz. Eğer bir çıkarımız yoksa ya da herhangi bir konuda onu kullanmayacaksak, o bizler için pek önemli bir kişi değildir, yaptıkları ne denli önemli olsa da…
Bakın bir ünlü sporcumuz var. Adını vermeyeceğim, bu ünlü kişimiz İzmir kentinin Balçova ilçesinde yaşıyor, yorgun ve unutulmuş olarak. Bu sporcumuz Türkiye’nin gelmiş-geçmiş en büyük maratoncusudur. Yıllarca tüm dünyada Türkiye’nin adını onurla duyurmuştur. Ama bugün?.. Türkiye unutmuştur onu…
40-45 yıl önce, İstanbul’da Yeni Cami’nin arkasında dilenen bir adam vardı, önünde de, “satılık bir madalya”. İstiklâl Savaşı gazisiymiş. Madalya da “İstiklâl Madalyası”. Konuşmak istedim ama o istemedi. Yalnızca, “Ben Türkiye’yi kurtardım, ama o beni kurtaramadı” dedi. Şimdilerde bazı çocuklar kendilerine “gazi kıyakları” çıkartıyorlar, ama gerçek gazi dileniyordu…
Tam 47 yıl önce, Türkiye’nin son kantoncularından birini bulmuştum, İstanbul Üniversitesi’nin arka sokaklarının birinde, yıkılmak üzere olan bir evde. Bir oda, camları kırık ve sadece bir yatak. Yaşamını Türkiye için harcadığını, ama artık bu ülkeyi sildiğini söylüyordu…
Ya Cağaloğlu’nda birçok yayınevinin çıkardığı kitapların kapaklarında imzası bulunan Derman Över? Ünlü şairimiz Küçük İskender’in babası. Soğuk bir İstanbul kışının gecesinde, penceresinde camı olmayan, içinde farelerin cirit attığı bir Yüksekkaldırım harabesinde ölmüştü… Öldü ve unutuldu…
Kadim dostum Refik Ulu da ölünce, yakınları dışında, en az Cağaloğlu çoğunluğu tarafından unutulan bir kişi.
Kim Refik Ulu? Bugün sayıları iyice azalan, nesli tükenmekte olan birkaç yayınevinden biri olan “Özgür Yayınları”nın, yine birkaç dergiden biri olan “Özgür Edebiyat”ın gerçek kurucularından…
Sıfırdan soyunmuştu bu işe. Önce ağabeyi Mehmet Ulu’yla birlikte kitap dağıtıcılığına başlamıştı. Onun döneminde taş çatlasa 2-3 kitap dağıtıcısı vardı, İstanbul’da. Biri de “Geda Nurer”, onun hakkını yememek gerekli. Sonra Ferhan Bozkurt, Kemal Karatekin, Ali Gazeteci…
Refik, ağabeyinden ayrıldıktan sonra bir süre Habora Yayınevi’ni kullandı, dağıtım merkezi olarak. “Al” deyip vermiştim büronun anahtarını, “İstediğin gibi kullan”… Bir süre sonra kendine bir yer açtı. Yıllar sonra, Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde nikâh tanığıydım. O gün kulağına eğilip, takılmıştım ona: “Ulan Refik, büromu kullandığın için değil mi beni nikâh tanığı olarak göstermen?” Yarı şaka, kızmıştı bana… Yaşamım boyunca tek bir kez nikâh tanığı olmuştum ve bundan da hâlâ onur duyuyorum…
Dağıtıcılıktan yayıncılığa el attı. Gerçekten birbirinden güzel ve önemli kitaplar yayınlıyordu. Yakacık’ta yeni aldığı, ama daha yerleşmediği bahçeli minik evine gittiğimizde, “Bir de dergi çıkarabilsem, şöyle ciddi bir edebiyat dergisi…” dediydi. Hırslıydı Refik. Gülerek, “Sen yakında günlük gazete de çıkarmak istersin” demiştim. O da güldü, “Yok deve” diyerek…
Refik Ulu’nun en büyük şansı, kendisiyle aynı kafada olan Erolların, Halitlerin yanında ve arkasında olmasıydı. Sonunda o göremese de, “Özgür Edebiyat” çıktı. Ve tam 16 aydır da yayınlanıyor, dolu dolu.
2007’nin Ocak ayında çıkan ilk sayının, “Başlarken” başlıklı yazısında şöyle diyordu Özgür Edebiyat’çılar: “Özgür Yayınları da, kurucusu, arkadaşımız Refik Ulu’nun ‘Edebiyat eserleri yayınlayan bir yayınevinin edebiyat dergisi olması gerekir’ düşüncesini bir vasiyet olarak kabul ettiğinden, bu arzumuza ev sahipliği yapmayı istedi, bizimle birlikte yola çıkmaya karar verdi… ‘Yaşasın edebiyat!..’”
İlk sayının da son sayının da yayın kurulu aynı kişilerden oluşuyor: Adnan Özer, Atilla Birkiye, Metin Celal, Tuğrul Tanyol… Yayın Yönetmeni: Metin Celal… Yayın Koordinatörü: Zerrin Yılmaz… İşte edebiyatçıların politikacıların farkı burada. Edebiyatçılar aylarca bir arada olabiliyor, politikacılar ise ya kopuyorlar ya da birbirlerinin kuyusunu kazıyorlar… Elimde 9 sayısı da var Özgür Edebiyat’ın.
Özgür Edebiyat’ta şiir, öykü, araştırma, deneme, inceleme ve eleştiri alanında birçok yazı var. Ama ben önce eski dostum Atilla Birkiye’nin yazısını okuyorum. Padişah efendimiz, pardon AKP’lilerin Efendisi Recep Tayyip Erdoğan nasıl yakınlarına torpil yapıyorsa, ben de önce eski göz ağrılarıma torpil yapıyorum. Sonra Metin Celaller, Tuğrul Tanyollar ve diğerleri geliyor…
İlk sayıdaki Metin Üstündağ’ın “Milenyum Duası” başlıklı şiiriyle bitiriyorum yazımı:
“Ey yüce Allah’ım,
Beni, ailemi ve tüm
İnananları koru, ama ayrıca lütfen
Amerika bu dünyadan
On beş dakika içinde
Çekilmezse,
Polise ve yahut
Hızır Aleyhissüpermen’e
Haber ver.
Amin!”
16 aydır ABD hâlâ “Muhteşem Belâ” olarak başımızda. Bizim Türliban’ların (Taliban/Türban karşımı bir şey) piri Kasımpaşalı da onun has uydusu olarak görevini yapıyor… Demek Metin kardeşimin duasını, o en yukarıdaki makam ciddiye almamış…
Neyse… Sonuç olarak “Özgür Edebiyat” okunması gerekli bir edebiyat dergisi, bence…